vilma:
17. caddenin kuzey batı tarafındayız. burası ünlü mezarlıklara, anıtlara falan ne kadar uzakta emin değilim, ama beyaz saray'a yakın. otele de... oldum olası haritalardan hoşlanmamışımdır.
17. caddenin kuzey tarafı bir çok kişiye göre önemli bir yer, ben de hergün burasıyla yazışıyorum, konuşuyorum, buradan emir alıyorum ya da bu binayla mesai boyunca bağlantısı olan insanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum... bu insanlarla çalışarak para kazanıyorum.
dünyanın bir noktasından sinyal veriyoruz uzaya, o sinyal geliyor sizin evinize giriyor. aslında dev bir işin ufaklaştırdığı, işin bütünün ona emek harcayanı önemsiz kıldığı pozisyonlarda çalışan tüm insanlar gibi, büyük işler yapıyorum. (ne de olsa, profesyonellik bir çok şey gerektirir. mesela, yapmak zorunda olmaktan gocunmamayı ve türk iş dünyası usulünde her fırsatta milletin gözüne sokarcasına işinle övünmeyi.) bu yüzden beni buraya yolladılar. iyi gelir diye, 17. caddenin kuzey batı tarafına... konferans aralarında zıplayan bronz maymunlara bakalım ve dünyanın dört bir yanından gelen meslektaşlarımızla sigara içelim diye geldik.
konferansın uçak kafasıyla karışmış bir günü daha geçti az önce. bir gün daha bitti. ben hala gündüz mü, değil mi, gece ne zaman olacak anlamış değilim. aptal gibiyim. öyle ki, yorgunluktan ölmek üzereyim. az sonra bizi bekleyen paul ve vilma'nın yanına gideceğiz bir de. görüşmemiz var.
durumum berbat. paul ve vilma'nın yanında ne diyeceğim bilmiyorum. üstelik otel odasındaki telefonum çalışmıyor. boğazım ağrıyor. kasım soğuğu var dört bir yanda. kent alışılmadık, gökyüzü istanbul'a değemiyor.
- m'adam, are you on the list?
soyismimi söylüyorum. ülkemi...
soruyu soran güvenlik memuru listesini kontrol ediyor. çünkü, yukarı kata giden asansörlere izin için listede ismin olması gerekiyor. konferans katılımcısıysan adını söylüyorsun, sana yaka kartı veriyorlar. pazarlama ve planlama konferansı 2007. falan filan. bu kentte siyahlar ve göçmenler hizmet ve güvenlik sektöründe çalışıyorlar genelde. muhabbetçiler. bu memur da bana "sadece sizsiniz türkiye'den," diyor...
yanıt: evet, sadece benim türkiye'den.
canım sıkıldıkça sıkılıyor: türkçe kayıp. içim kıyılıyor. kafama bir jet çarpıyor... asansörü çağırıyorum.
paul ve vilma ile garip, kısa bir sohbet gerçekleştirip, binadan çıkıyorum. 16. caddenin kuzey batı tarafında olan otele yürüyorum. vilma ne demek istediğimi daha iyi anladı sanki görüşmede. paul... bilmiyorum. ama yolda bunu düşünmüyorum. geniş caddelerde akşam şimdi. lobiyi geçip odama giriyorum. üçüncü kat. numarayı şimdi anımsamıyorum.
kapı, kartı beş kere okuttuktan sonra zar zor açılıyor. içeri girer girmez, telefona saldırıp, saat farkını hatırlıyorum... tam o anda telefonun hala bozuk olduğu dank ediyor. kafama bir jet daha vuruyor. kulaklarım uğulduyor, içim uluyor.
sırtüsü yatağa uzanıp, ağlamaya başlıyorum birden. otel penceresinden bakınca caddenin sol kısmında starbucks şubesi var, arkasında da dalganan bir yıldızlı bayrak... lobide ispanyollar kahkahalar atıyor.
orada öyle ağlarken, büyüdüğümün farkına varıyorum. sanıyorum ki, o anda içine büyüdüğüm şeyin sadece o otel odası olmasından korkttuğum için ağlıyorum. öyle yalnız hissediyorum ki kendimi birden... düşünüyorum delice: "vilma görse belki bu korkuyu da anlardı..."