19 Aralık 2005

Merak: Gerçekliğin Sorgulanması

Sorguladığım anda soruşturmasına gelecek kadar ciddi bir gerçeklik istiyorum ben. Bana, savcıya, ve tutanağı düzenleyen memura ciddi ve geçerli yanıtlar verecek bir gerçeklik. Fakat kendisi bir türlü gelemiyor. Dün gece, uykuya dalmadan ve karışık rüyalara bulanmadan önce kendisiyle yaptığım monologun, diyaloga dönüşeceği ve yalnız kalmayacağım bir gerçekliği istemek çok saçma aslında. Ben belki şizofreni istiyorum. Daha fazla bölünme. Daha fazla birleştirmece. Daha fazla gerçek, daha fazla masal. Ama fazla olunca da işin ucu kaçıyor. Algıyı zorlamak için gözbebeklerimizi büyütüp, sahile, parka, insan yapılarının arasında sıkışmış doğa parçalarına indiğimizde gökyüzü çok lacivert geliyor. Yıldızlar ellerimizle tutacağımız denli yakın ve mavi ışıklı. Yüzlerimiz daha sarı ve soluk oluyor. Ellerimize baktığımda hastalığı görüyorum sanki. Kan damarların incecik, savunmasız bir kalkanın altında huzursuzca hareketlenirken, ağaçların dallarında kalan son yapraklar huşuyla hareket ediyor: yaşam bu.

Çok korkabilir bir başkası görse, ben korkmuyorum. İki palmiye bir duvarla birleşiyor. Perspektif duygusunu yitirip, kahkahalarla gülüyorum aniden hayatın içinde sorguladığım gerçekliğin böylesine değişmesine. Bir resim geçidi. Gösteriş yapıyor bu gibi gösterilerle gerçeklik. İstediğin anda istediğin şekli alan bir yapısı var. Çok likit. Çok klişe: kendini kandırabildiğin ya da inandırabildiğin kadar. Zıtlıkların uyumundaki ferahlık... Duyulması gereken bu. Başkası açken, sen toksun. Şükran dolusun. Başkası tokken, sen açsın ya da öfkelisin bundan çoğu zaman... Ama ne kadar açsın? Ya da ne kadar toksun? Mide kazıntısı değil bu şimdi. Ruh kazıntısı... Hep öfkelisin yani.

Gerçekliğin gösterişi ve görkemi kendisini gizlemeye yönelik daha çok. Biliyorum ki gerisinde bir şeyler var. Düşüncelerin sonsuzluğa doğru bir paralellik çizdiğini düşünüyorum, sonsuza varıyorlar mı bilmiyorum. İstediğim huzur duygusu perdede değil, fincandaki çayda değil, kucağımda büzülen bir kedinin mahmur gerinişlerinde değil. Bunlar sadece malzemeleri, materyelleri gerçekliğin içinde aranan huzurun. Bunlara yaklaşınca ya da yaşayınca sanıyorsun ki elde ettin. Ne elde ettin? Perde aldın, bardağa çay koydun, kedi geldi kucağına oturdu.

Anlamların kaymasından şikayet eden, anlam erozyonunu sürekli takip eden birisi için kayıp eylemler bunlar. Çünkü tok muyum, aç mıyım, nerem kazınıyor bilemiyorum ben bazen. O zaman da kapılar ve pencereler başka yerlere açılacak gibi oluyor. O zaman dünya susuyor. Düşünceleri unutuyorum. Beni ben yapan tek bir şeyin bile ne olduğu, nelerden menkul olduğu konusunda hiçbir fikrim olmuyor.

Sadece bana olduğunu sanmıyorum bunun. Sadece benim başıma gelmediğini söyleyen insanlar var çünkü. Bir şeyler söyleyenler, bir şeyler mırıldananlar, bağıranlar, sevgi sözcükleri söyleyenler, bir uçuçböceğinin eline konması ve seni uzak bir bahar gününe götürmesi kadar çağrışımcı saçmalıklar hep yaşadığın sandığın. Hep kurallar dahilinde ama. Bir kronolojiyle. Düzenli aralıklarla elimine ettiğin, artık gereksiz olduğunu idrak ettiğin ayrıntıları, anıları, uçuçböceklerini, çimenleri falanı filanı ayırdığın, kimi zaman attığın, en iyimser yanıyla düzene soktuğun bir kronolojiyle devam ediyorsun. Rasyonel bir bencillikle de: cogito ergo sum...

Ben düşünüyorum. O kadar aşmadım ama. O yüzden varım diyemiyorum. O kadar bencil değilim belki de, bazen aralarda sıkışıyorum. Kuyruğumu bırakıp gidebilecek kadar bukelamun, kertenkele gibi bir sürüngen olsaydım keşke. Soğukkanlı, uyumlu ve umarsızca kaçabilen.

Nasılsa yenisi çıkar...

Vurdumduymaz hayvanlarsınız siz bukelamunlar. Büyük ihtimalle düşünmüyorsunuz da öyle çok fazla, ama hayatı nasıl gördüğünüzü merak etmiyor değilim. Ben herşeyi merak ederim.

1 yorum: