23 Mart 2006

Bu Havalar...

Beni bu havalar mahvetti..." der ya Orhan Veli. İşte o havalar aynen de "bu havalar"dır. Bir yumuşaktır. Bir umursamazdır. Bir dağınıktır. Bir bahardır. Baharda herşey dağıldığı için aşık olur insanlar da herhalde. Bu doğanın yeniden uyanması anarşist bir durum yaratır bünyede. Ruhumuz sancaklara isyan bayraklarını çıkartır, güneşin altında dalgalandırır.

Bana bu havalar nedense eskiden yaşadığım günleri anımsatır. Havadaki belli belirsiz çiçek kokusu tanıdık ve bir o kadar da yabancıdır. Tanıdığım, bildiğim anılarımın artık uzakta olmasıyla eşdeğer sallanır durur burnumun dibinde. Taze ve ama yaşlı olan bu koku her bahar geldiğinde kalbimi kandırır, zihnimi derinlere çeker. Savrulur gideriz.

Bugün gene öyle bir bahar... Bugün gene o çiçek kokusu. Akşama doğru çıkan rüzgarla denizden gelen esintinin iyotlu tazeliği karışacak içine. Biliyorum. Eskileri düşünüyor, eskilere dalıyorum.

Bir Rum evininin merdivenlerinde duraklıyorum. Bundan çok önce, gene böyle bir bahar gününün akşamı... Hanımelleri duvarları kaplamış. Mürekkep gibi akıyor karanlık şehrin üstüne. Usul usul. Arnavut kaldırımlar ıslak. Bir kavuşmanın heyecanı. Bir gülümseyiş ağzımızın kenarında. Bir kavuşmanın heyecanında o bahar. Adonis sokuluyor gece döküldükçe Afrodit'in koynuna. Ağzımın içinde bir anemon. Çiğnedikçe kızarıyor dudaklarımız. Sağda solda insanlar, sokaklarda neşe var; içimizde bir umut. Şarkıların ezgileri gibi yaşıyoruz. Kreşondomuz mevsim, mutsuzluk ve ümitsizlik sadece ama sadece kitaplarda. Tecrübemiz yok onlar hakkında.

Eski vapur iskelesini o kış yıktılar diye üzülüyoruz sadece. En büyük derdimiz bu o sıralar. Saçlarımızı uzatıp, çiçekli elbiseler giyip, ayaklarımızı tahta sandalyelere uzatıyoruz o kışın ve vapur iskelesinin üzüntüsünden çıkıp. Sapsarı adaçayları geliyor masaya. Garsonun adı Erkan, Erhan?

Gülüyoruz ve ben neye güldüğümüzü anımsamıyorum. Anımsanan sadece bir an, bir his. Kayıp bahar duygusu.
Sahildeki birahaneler dolmaya başlamıştır. İnmiştir çingene kızlar ellerinde gül demetleriyle: "Ablam, ablam Madonna'dan güzel ablam. Paris güzeli ablama bir çicek al be Maykıl abim... Allah sizi ayırmasın güzel be ablam. "

Müzik sesi geliyor. Müzik sesi insan uğultusuna karışıyor; sokak insanların adımlarıyla çınlıyor. Buzlu bademciler geçiyor, midye dolmacılar. Dükkanlarının önünde esnaf. Çaycı sallıyor tepsisini. Berber bir tavla atıyor kuruyemişçiyle. Adaçayları bitiyor. Boşları topluyor garson. Erkan ya da Erhan?...

Bahar böyle yaşanıyor o zamanlarda. Şimdi aynalara bakınca yüzüm eksik ve eski gözüküyor. Mor bir anemonu tutuyorum artık ellerimde. "Ama.Aman!" oluyor renginden; harflere döküldüğünde.... "Aman!" diyorum: "Yazabildiğim kadar gerçektir hepsi ve belki de hiç değil..."

Damalı bir taksinin sarı freni Talatpaşa Bulvarı'nı sarsıyor. Kendime rastlıyorum. Eteğindeki çiçeklerle adım atıyor o kız. Saçlarından imbat akıyor mürekkep akşamının karanlığına karışıp. Ağzının kenarında ince bir gülüş beliriyor. Otomobilin kapısı açılıp, kapanıyor...

El ediyorum. Atlıyorum boşalmış taksiye. Koltukta benden önce oturanın sıcaklığı... Tanıyorum.

"Nereye abla?"
"İleri," diyorum. "Sadece ileriye."

Böylece gazlıyoruz bir geceden bir öğle vaktine!

4 yorum:

  1. Yazının printini aldım. Öyle güzel yazıyorsun ki:)

    YanıtlaSil
  2. deme öyle. çok utanırım ben. :) kişisel döküntü buralar hep. bir nevi kepek.

    YanıtlaSil
  3. ç hanım kızımız, lütfen reca edicem hiç utanmayınız; yazdıklarınıza gelen yorumlardan..
    inanın ben de büyük bir keyifle okuyorum hepsini. beni geçmişe-hani artık uzaklarda kalan, buruk tadı olan-götürüyor pek çoğu zaman. seviniyorum sonra hatırladıklarım karşısında. bu da bu güzel yazılar sayesinde oluyor efendim.

    YanıtlaSil
  4. ben de uzaklara gidiyorum yazarken. ama ne bileyim, öyle bir iddiası yok yazdıklarımın buraya. beğeniyorsanız, seviyorsanız ne mutlu bana. :D

    YanıtlaSil