28 Nisan 2006

Bazen...

Bazen gözlerimi kapadığımda, eskiden yaşanmış bir günü görebiliyorum içinde barındırdığı herşeyle. Yüreğimde bir duygu kabarıyor böyle olunca. Çok garip bir duygu. O günün aslında şu anda da yaşandığına ait bir şey; geçmişte kalmamış gibi... Yeniden yeniden tekrarlıyor kendisini.

Zihnimde o görüntüler akarken ben onlara dokunamadığım için bir garip oluyorum ama. Buna "özlem" diyorum. Yanlış belki. Hafızanın kırıntılarındaki bir kumaşın dokusunu, bir yiyeceğin tadını, bir kokuyu anımsamak ama tecrübe edememek bu sadece. Çok büyük bir "özleme" eylemi değil, eksikliğini hissettiğim bir şeyden kaynaklı hiç değil... Buna "özlem" mi demeliyim gene de ama?

Anlamlar ve kabukları iyice kafamı bulanıklaştırıyor. Kendi anlamım, insanların sözcüklerinin icat edilmiş kabuklarında asla ama asla söylemek istediğim şey olmuyor. Beceremiyorum anlatmayı. O yüzden sadece bir düşler ülkesinden bildirebilirim. Aralık kalan bir kapıcıktan, sadece ve sadece öznel olan bir takım anlamları sunabilirim insanlara hayatta.

Ben nesnel olamam modernitenin yanında dursam da. Kelimelerin anlamları üzerine düşünmekten, analizlemekten roman, kitap okuyamaz hale geldim okul yıllarının sonunda. Tek bir gözüm sadece eleştiri ve analiz için çalışır oldu.

Bu beni yoketti. Kim demişti hatırlamıyorum, Woolf olabilir: "Yazar olamayanlar eleştirmen olur." Ben garip bir tek gözlü eleştirmen oldum işte öyle. Tek gözlü olduğum için de son derecede akılsız eleştiriler getirdim bir sürü şeye. Bir gözüm içime derin derin bakarken, diğeri nesnelliğini abartıp hain ve küstah oluyordu. Meslek hastalığıydı bu sanırım...

Meslek de ne meslek?!?! Pasaportunu alırken, meslek kısmına ne yazılacağını soran memur polise arkadaşlarımdan bir tanesi ne diyeceğini bilememiş. Öyle bir meslek yani.

Polis de "Ne yazıyor diplomanda?" diye sormuş. "Filolog yazıyor," diyince, polisten "O ne be?" tepkisi alınmış. Bunun üzerine "Dilbilimci gibi bir şey denmiş,". Polis de "Dilbilimci"yi kendisine daha anlaşılır geldiği için yazıvermiş pasaporta. Bize de "Filolog, dilbilimci demek değil ki," diye mırıldanmak düşmüş. Üstüne de votka içilmiş bu hikayenin zamanında.

4 yıllık bir kitap klubüne devam ettim ben üniversite boyunca. Bu pasaport hikayesi anlatılırken yanımda kitap klubünden, yani bölümden birileri vardı. Sürekli bir şeyler okundu 110 kişilik bir grup tarafından. Sürekli aynı şeyler yinelendi: "Kaos, yabancılaşma, yozlaşma".

Pazartesi Godot'u beklemeye başlardık. Cuma gününe değin... Sabahın dokuzundaki amfinin soğukluğunda hala bekliyor olurduk. Godot gelmezdi ama Sayın Doktor C.Ş. gelirdi onun yerine. Patates parmaklarını büke büke bir şeyler söylerdi. Ertesine, zamanının doçenti E.M. Hanım gelir, böbrek rengi makyajıyla ve garip bir aksanla içimi baya baya, baya baya, kurumlu, kömür kokulu yazından sözederdi. Edward Dönemi! Kaos! Yozlaşma! Yabancılaşma!

İçim karardı be!

Zaten üşütüktüm. Okuduk okuduk daha da üşüttük. Roman sınavında test yapmanızdan mı bahsedeyim, "Çan Eğrisi" uygulamanızdan mı, verdiğiniz sınav kağıdındaki cevap alanının A4 boyutunun yarısı olduğundan mı? "Sarı Duvar Kağıdı" rüyalarıma girdi ayrıca.

Bazı şeyleri öğrenince, okuyunca yazabilirim sanmıştım. Anlatabilirdim sanki bunları bilince.

Yazabiliyorum, evet. Ancak anlatamıyorum. Edebiyat beni tuzağa düşürdü. Edebiyat afyondu. Kelimeler ve eylemler anlamlarından çıktılar ve yüzlerce yananlam edindiler. Kimsenin kimseyi anlayamayacağına dair olan bir inancı kemikleştirdiler. Çünkü anlamlar birbirleri içine girdikçe ve bu kadar çok analizlenince özlerinden çıkıyorlar, bambaşka şeyler de olabiliyorlardı.

Hassasiyet çok üstüne gidilirse ruh hastalığına dönüşür. Zihnin ağlarında geçmişi yakalamak, bir öyküyü tekrar tekrar okumaktır. İnsan kendi öyküsünden çılgınca zevk alırsa da benim yaptığımı yapar. Gözlerini kapatır ve onu yakalar. Çünkü ben dışarıdakinden çok, içeridekine inanırım. Bazen ona kaçarım. Bunu yapamadığım an ben, "ben"den çıkar. Varoluşum ancak yaşadıklarımı, yaşadığım güzel şeyleri anımsamaktan geçer. Benim birer parçam olduklarını görmem bunların o anda. Bir hayatı gözetlerim sanki. Eleştiren gözüm merceğini düşürür. Benim gözüm olur. Naif ve çocuk olurum hatırladıkça. Bazen ağlamak isterim bu yüzden... Çünkü bu bir nevi arınma törenidir. Gözyaşları da sudur. Su masumiyettir. Bir ruhun leke çıkarıcısı olan tuzlu ve iri damlalar kusursuz olmaktan uzak, lekeli kumaşıma dökülür... Acımın sebebi arınmaktır. Varlığımın da.

Hatırlamak ve arınmak. Birbirine ne kadar ters değil mi? Çünkü öldüğümüzde herşeyi unutacağızdır. Mükemmel arınıştır belki aslında bu unutuş...

Ama ben unutmaktan korkarım. Unutmaktan korkttuğum için de anımsatırım kendime bazı şeyleri. Kelimelerin kabukları dar gelir bu anlarda. Sorulunca anlatamam... Karışık zihnimin aralık kapısından bir kaç mırıltı duyulur. Beni tuzağa düşüren edebiyatın ışığında saçmaladığımı sezer mantığım. Ama bir kere afyonlanmışımdır. Hassasiyetimin en son noktasına varıp, orada bir noktayı çatlatmışımdır. Ve bunları kimsenin anlamasını beklemem. Bunlar itiraflarımdır. İthafım değil.

5 yorum:

  1. Yeni bir dili, yeni anlamları, kısaca yeniliği, kabuk kırmayı çağrıştıran hiçbir şey uyuşturucu değildir bana göre. Daha önce söylemiştim, tekrar söyleyeyim: sanat, edebiyat, felsefe yeni bir dilin arayışıdır; tek ve evrensel bir dilin değil, insanların farklılıklarını anlayıp kendi aralarında ahenk yakaladığı bir dil.
    Kelimelerin yetersizliğinden şikayet eden bir biz değiliz ve malesef elimizde anlamları ve kabuklarından başka bir şeyimiz yok. Kıra kıra ilerlemekten de başka bir çaremiz yok. Burada tehlikeli öznel olan değil zaten, özneli hiç olmayan ve olmayacak nesnel gibi göstermeye çalışan. O yüzden sen öznelliğinden ödün verme, diğer insanların özündekileri de anlamaya çalışarak.

    Kırarım kabuklarını, öperim gözyaşlarını, hadi yallah...

    YanıtlaSil
  2. Unutmaktan korkmanın ölümden veya yaşlanmaktan (ikisi ilintili) korkmakla bir ilişkisi olmalı.
    Ben de direk içinde yaşıyorum bazen geçmişteki bir anın veya günün. Yalnız isteyerek olmuyor, onu tetikleyen bir şey gerekiyor. Ben iki anlamda da özlerim, senin dediğin anlamda da, o gün gibi bir günün eksikliğini sezerek de. Hatta bunun, şu an pek yaşamamakla ilgisi olduğunu düşünürüm.

    Sandığından çok daha iyi anlatabiliyorsun bu belki de paylaşılamayacak, ifade edilemeyecek kadar kişisel şeyleri. Hatta seni anladım bu yazıyla, daha önce anlamadıklarımı.

    Ve hatırlamak için mi yaşarız acaba? Ve hatırlamak hatırlanananı azaltmadığı sürece güzeldir.

    YanıtlaSil
  3. bu yazıya aslında yorum yapmak istemiyorum. raisin sec çok güzel ve çok doğru şeyler söylemiş. katılıyorum çok.

    raisin sec
    ama yapması zor işler bunlar. bana hep zor geldi sanırım. iyileşerek düzeltiyorum ama yamulan anlamları. iyiye gidiyorum sanırım.
    hold 'em canavarı seni!

    herdem taze
    unutmaktan korkmanın ölümle alakası var, evet. onu yazmıştım zaten ilk halinde yazının ama sonradan çıkardım. anlaşılır gibime geldi ki anlaşılmış. haklıymışım çıkartmakla. bazı şeylerden bahsetmeden, bazı şeyleri anlatmaya çalışabilme yolunda adım attım sanırım. aferim bana.

    hatırlamak için yaşamıyoruz. hatırlatmak için yaşıyoruz aslında. bizim de şimdi taşıdığımız bilinç başkalarının hatırladığı ilkel düşüncelerden örülüdür.

    evrimimiz bu düşüncelerin ilkel halden çıkıp, bizden sonra yaşayacakların kollektif bilinçaltlarına daha üst düzeyde süzülmesi olacak. bize şimdi nasıl önceden bu dünyada yaşamış olanlar gizli fısıltılarla bir şeyler hatırlatıyorsa derinlerimizde; biz de bizden sonrakilere hatırlatacağız sanırım.

    YanıtlaSil
  4. Bu hatırlatma mevzusuna bir iki kelam da ben etmek isterim. Hatırlatma bana göre doğal bir mekanizma. Yani tüm doğa hatırlatma üzerine kurulu sayılır; genetik ağaçlarımız bunun doğruluğunu kanıtlıyor. Ancak bunun yanında doğa, yıkım üzerine de kuruludur, bazı şeyleri hiçbir zaman hatırlamak istemez. Bu doğada korunma/survival, insanda da savunma mekanizması olarak baş gösterir.

    Eğer insan doğanın en karmaşık yapısı diyorsak, hatırlamak, yad etmek ve özlemek gibi özellikleri de yadsınamaz.Bu noktada, Sayın ç.(ç for çervetta), ben de diyorum ki, anlamların kabuklarında tıkalı kalıp kaygılanmak yerine, üretin, yaratın, hislerinize sugeçirir bir kabuk yapın.

    YanıtlaSil
  5. raisin sec,

    başarılı bir analizleme. su geçiren kabuk yapmak en doğrusu sanırım. yapıyoruz, ediyoruz aslında da bakalım ne olacak.

    YanıtlaSil