Romantizme manasız bir öfke duyduğum geçen yıllarda, Mister Eliot'un Tradition and the Individual Talent (Gelenek ve Bireysel Yetenek) isimli makalesini iyice bir okuduktan sonra bir iki not almışım ajandama, şöyle demişim:
"Yazmak dertlere çare olsaydı eminim ki eli kalem tutan herkes yazı yazar, yarasını onardı. İşte sadece bundan temel olarak şunu söyleyebilirim: Ben yazar ve yazı arasındaki tedavi edici özellikli ya da yalvarış dolu yazınsal metinlerin varlığına inanmıyorum, onları reddediyorum. Bu tür metinler yazınsal ustalıktan, bazen bir takım ağdalı betimlemeler ve yazar dışında kimsenin yorumlayamadığı sembolizmle yüklü olarak sunulurlar. Bu oldukça gereksizdir çünkü, sanılanın aksine algıda şekillendirilmeye çalışılan şeyler, metinlerin çok uzağında kalmaya mahkumdur. Anlam yoğunluğu olarak sunulan, tanımlanan özellik eserin üstüne oturmaz, teğelli kalır. Bir bütünlük bu yüzden asla sözkonusu olamaz. Bu tür duygu patlaması çıkışlı metinlerin ilk adımda ham olmadı kaçınılmazdır, sığ olmaları da çok muhtemeldir."
Bunu yazıyı tam olarak nerede yazdığımı da çok iyi hatırlıyorum. 2002 yılının kışında, Beyazıt'tan Taksim'e doğru yapılan bir okul sonrası akşamında, ders çıkışında yazmıştım. İçim T.S. Eliot'la doluydu. Ve bir şeyi kaçırdığımın farkında değildim. Onu bu gün anlıyorum.
Romantiklerden hoşlanmamamın nedeni Romantik Yazın ya da Romantik Dönem özellikleri değildir. Ben T.S. Elliot'un yılan gibi kıvrak olan eleştirici diline hayran kalmıştım ve bir anda düşünmeden "Ah, ne doğru söylüyor baba!" demiştim. Gerçekten de doğru söylüyordu. Ama bir noktayı kaçırıyordu. Bir özetini geçelim önce şu makalenin...
20. yüzyılda kendi çağımız üzerine eleştirinin önem kazandığı bellidir. Mercekte duran Modernizmin en büyük isteği "Kanon" yani "Klasik"leri belirlemeye dönüktür. İlk kez nesnel kıstaslarla belirlemeler yapılmaya başlanır. Modernizm böylelikle nereden geldiğini, köklerini anlamaya uğraşmaktadır. Bundan kelli de makalenin adı "Gelenek ve Bireysel Yetenek"tir. Yazınsal geleneğin neler olduğu konusunda yapılan tespitler bizi yazarın erdemlerine götürür. Yazarın erdemleri de en kişisel yanları ve eskiye dönük olan hayranlığı olmalıdır. İyi bir kalemin her zaman "gelenek"le bir ilintisi vardır, bir yazın mirası taşır. Gelenek duygusu ise çok çalışmayı gerektirir, bu miras kolay kazanılmaz. "Yazma işlemi kesintisiz ve zamandan bağımsızdır." der Eliot.
Ona göre yazma eyleminin temelinde şunlar vardır. Geçmişini bileceksindir, bu mirası bilincinde yaşatacaksın, tarih duygunu yitirmeden de yeni sunumlar oluşturcaksın. Çünkü kimse tek başına, bireysel olarak bir anlam taşımaz. Algı değiştikçe, tarihi bireysel algılamamız da değişir. Bunu yakalamak için zamandan bağımsız, kesintisiz bir yazın süreci olduğuna inanmalı; gelenek düzeni içindeki değişiklikleri görmemiz lazımdır. Bunu da bahsi önceden geçen "Klasikler" yardımıyla yapabiliriz en iyi şekilde. Çünkü ne kadar çok bilirsek o kadar iyi yazarız. Bir yazarın gelişmesi kendinden uzaklaşmaya, nesnelliğin son noktasında durabilme cesaretine bağlıdır. Bu nesnellik yazını bilime yaklaştırır. Böyle olmalıdır. Çünkü en nihayetinde yazın da dilin ve düşüncenin füzyonlanmasıdır.
Beyin bir çok düşünceyi biriktirir. Duygular da elemanıdır bu düşünce kümesinin. Katalizör olarak görev yaparlar. Aslolan ne duygular ya da ne düşüncelerdir ama. Önemli olan tek şey tüm bunlarla kümelenen, yeni çıkarımlara varan sanatsal yaratım sürecidir. Yazarın duygusu ilginç değildir, ilginç olmak zorunda değildir anlatılan olay da... Yazıyı ilginç hale getiren yaratılma sürecinde bir çok şeyin füzyonlanmasıdır. Metin bu şekilde yazarından bağımsız ve ilginç hale gelir. Acı çeken insanla, zihin birbirinden ayrılırsa iyi bir metin ortaya çıkartılabilir ancak.
Yazı, duygu, anımsama ya da dinginlikle yazılmaz. Yoğunlaşmayla yazılır. Duyguyla yaratılmaz, dille yaratılır. Bilinç her zaman uyanık ve sabit olmalıdır. Şiir duyguların salıverilmesi değildir. Duygudan kaçıştır. Kişiliği sergilemeye yönelik değil, "ben"den uzaklaşmadır. "Ancak kişiliği ve duygusu olanlar bu ince durumu anlayabilirler." der T.S. Eliot ve aslında Romantiklerin
mottosu olan "Poetry is the overflow of feelings/Şiir duyguların insanın içinden taşmasıdır." cümlesini alaşağı eder.
Ancak şöyle bir durum vardır. Romantizm'i eleştirirken bunu unutmuştur Sayın Eliot. Romantikler, metnin füzyonunda duygu ve düşünceyi kullanırlardı morfinle beraber. Morfinin uyarıcı etkisiyle gerçekten de kendilerinden geçip, kendilerinden uzaklaşmışlar, belki de kendilerine ait olmayan bir dünyadan haber çakmışlardır. Coleridge buna çok güçlü bir örnektir kanımca. İleri örneklerinde ise Beatnikler aynı teknikle şiir yazmışlardır. Ginsberg'ün "The Howl"u buna çok güzel örnek olabilir. Hatta, "Coleridge de, Ginsberg de bir uyuşturucu yolculuğunu yazmışlardır." diyebilirim.
Uyuşturucu diye tabir edilen maddeler öznelliğin ortasında bambaşka bir nesnelliği keşfetmelerine yardımcı olmuştur. Bu maddelerin paranoya gibi yan etkilerinin olduğu gerçektir. Fakat yaratıcı kimliklere sahip olan insanlar bu paranoyayı çok kolay bir şekilde aşıp, ellerine kalemi alıp yazmayı başarabilmektedirler. Bambaşka nesnelliğin içinde durmanın getirdiği korku duygusunu da füzyonlayarak kullanmışlardır. Kendilerine dönüp, kendilerinden kaçmışlar, bilinçaltının pek de hoş olmayan arayüzünden cümleler çıkartmayı başarmışlardır. Buna "Romantik Füzyon" adını veririm ben de böylece.
"Gidelim, hepimiz morfin alalım." demiyorum elbette. Ama bu da bir denemedir. Önemli olan madde etkisi değildir. Önemli olan sonuçtur, füzyonun ta kendisidir. Bunu çok fazla kişi başaramamıştır. Yoksa, 19. yüzyıl ila 20. yüzyıl başlarında herkes yazar olabilirdi olay madde etkisi ise... Morfin ve sonradan sentezlenen, bir mucize olarak lanse edilen eroin ağrı kesici olarak yaygın bir şekilde kullanılıyordu çünkü.
Eliot makalesinde bir çok yerde doğru şeyler söylese de, romantizmi bu kadar çok eleştirmesi akla ziyan esasen. Romantikler, "şiir" tanımlarında bir hata yapmış olabilirler ancak şiiri ıskalamamışlardır. Füzyon yeteneğine herkes sahip olamaz. Ve hatta bireysel olarak söyleyebilirim ki "Çorak Ülke"de abartılmış füzyonlar, yapay sentezler görürürüz. Şiirin doğasından çok mekaniğine daldırır bizi bu da. Göndermelerin ucu bucağı gelmez. Eliot simgeyi okutur bize. Füzyonu önemsiz kalır simgesinin ağırlığında. Wilde'ın dediği gibidir sonumuz bu yüzden de: "Simgeyi okumak da tehlikeli bir iştir."
Ama tüm modern edebiyat eleştirisi ve anabilim dallarında öğretilenler de nedense "simgenin okunması" eylemine dönüktür. Bunun kadar kahredici bir şey olamaz.
İngiliz Modernizminin getirdiği bu "Bize bir şeyler söylemeye çalışıyor olabilir," şüphesini Post Modernizm bile altedememiştir. Bu insanın romantik keyifçiliğini öldüren ve romantik füzyonu hiçe sayan garip tutum yazından zevk almamızı engelleyen şeylerin başında gelir. Oysa cümleler ve oluşturdukları ahenk, "simge okuması" esnasında yansıtılmaya çalışılan solgun bir imajdan çok daha önemli olabilir.
"Yazmak dertlere çare olsaydı eminim ki eli kalem tutan herkes yazı yazar, yarasını onardı. İşte sadece bundan temel olarak şunu söyleyebilirim: Ben yazar ve yazı arasındaki tedavi edici özellikli ya da yalvarış dolu yazınsal metinlerin varlığına inanmıyorum, onları reddediyorum. Bu tür metinler yazınsal ustalıktan, bazen bir takım ağdalı betimlemeler ve yazar dışında kimsenin yorumlayamadığı sembolizmle yüklü olarak sunulurlar. Bu oldukça gereksizdir çünkü, sanılanın aksine algıda şekillendirilmeye çalışılan şeyler, metinlerin çok uzağında kalmaya mahkumdur. Anlam yoğunluğu olarak sunulan, tanımlanan özellik eserin üstüne oturmaz, teğelli kalır. Bir bütünlük bu yüzden asla sözkonusu olamaz. Bu tür duygu patlaması çıkışlı metinlerin ilk adımda ham olmadı kaçınılmazdır, sığ olmaları da çok muhtemeldir."
Bunu yazıyı tam olarak nerede yazdığımı da çok iyi hatırlıyorum. 2002 yılının kışında, Beyazıt'tan Taksim'e doğru yapılan bir okul sonrası akşamında, ders çıkışında yazmıştım. İçim T.S. Eliot'la doluydu. Ve bir şeyi kaçırdığımın farkında değildim. Onu bu gün anlıyorum.
Romantiklerden hoşlanmamamın nedeni Romantik Yazın ya da Romantik Dönem özellikleri değildir. Ben T.S. Elliot'un yılan gibi kıvrak olan eleştirici diline hayran kalmıştım ve bir anda düşünmeden "Ah, ne doğru söylüyor baba!" demiştim. Gerçekten de doğru söylüyordu. Ama bir noktayı kaçırıyordu. Bir özetini geçelim önce şu makalenin...
20. yüzyılda kendi çağımız üzerine eleştirinin önem kazandığı bellidir. Mercekte duran Modernizmin en büyük isteği "Kanon" yani "Klasik"leri belirlemeye dönüktür. İlk kez nesnel kıstaslarla belirlemeler yapılmaya başlanır. Modernizm böylelikle nereden geldiğini, köklerini anlamaya uğraşmaktadır. Bundan kelli de makalenin adı "Gelenek ve Bireysel Yetenek"tir. Yazınsal geleneğin neler olduğu konusunda yapılan tespitler bizi yazarın erdemlerine götürür. Yazarın erdemleri de en kişisel yanları ve eskiye dönük olan hayranlığı olmalıdır. İyi bir kalemin her zaman "gelenek"le bir ilintisi vardır, bir yazın mirası taşır. Gelenek duygusu ise çok çalışmayı gerektirir, bu miras kolay kazanılmaz. "Yazma işlemi kesintisiz ve zamandan bağımsızdır." der Eliot.
Ona göre yazma eyleminin temelinde şunlar vardır. Geçmişini bileceksindir, bu mirası bilincinde yaşatacaksın, tarih duygunu yitirmeden de yeni sunumlar oluşturcaksın. Çünkü kimse tek başına, bireysel olarak bir anlam taşımaz. Algı değiştikçe, tarihi bireysel algılamamız da değişir. Bunu yakalamak için zamandan bağımsız, kesintisiz bir yazın süreci olduğuna inanmalı; gelenek düzeni içindeki değişiklikleri görmemiz lazımdır. Bunu da bahsi önceden geçen "Klasikler" yardımıyla yapabiliriz en iyi şekilde. Çünkü ne kadar çok bilirsek o kadar iyi yazarız. Bir yazarın gelişmesi kendinden uzaklaşmaya, nesnelliğin son noktasında durabilme cesaretine bağlıdır. Bu nesnellik yazını bilime yaklaştırır. Böyle olmalıdır. Çünkü en nihayetinde yazın da dilin ve düşüncenin füzyonlanmasıdır.
Beyin bir çok düşünceyi biriktirir. Duygular da elemanıdır bu düşünce kümesinin. Katalizör olarak görev yaparlar. Aslolan ne duygular ya da ne düşüncelerdir ama. Önemli olan tek şey tüm bunlarla kümelenen, yeni çıkarımlara varan sanatsal yaratım sürecidir. Yazarın duygusu ilginç değildir, ilginç olmak zorunda değildir anlatılan olay da... Yazıyı ilginç hale getiren yaratılma sürecinde bir çok şeyin füzyonlanmasıdır. Metin bu şekilde yazarından bağımsız ve ilginç hale gelir. Acı çeken insanla, zihin birbirinden ayrılırsa iyi bir metin ortaya çıkartılabilir ancak.
Yazı, duygu, anımsama ya da dinginlikle yazılmaz. Yoğunlaşmayla yazılır. Duyguyla yaratılmaz, dille yaratılır. Bilinç her zaman uyanık ve sabit olmalıdır. Şiir duyguların salıverilmesi değildir. Duygudan kaçıştır. Kişiliği sergilemeye yönelik değil, "ben"den uzaklaşmadır. "Ancak kişiliği ve duygusu olanlar bu ince durumu anlayabilirler." der T.S. Eliot ve aslında Romantiklerin
mottosu olan "Poetry is the overflow of feelings/Şiir duyguların insanın içinden taşmasıdır." cümlesini alaşağı eder.
Ancak şöyle bir durum vardır. Romantizm'i eleştirirken bunu unutmuştur Sayın Eliot. Romantikler, metnin füzyonunda duygu ve düşünceyi kullanırlardı morfinle beraber. Morfinin uyarıcı etkisiyle gerçekten de kendilerinden geçip, kendilerinden uzaklaşmışlar, belki de kendilerine ait olmayan bir dünyadan haber çakmışlardır. Coleridge buna çok güçlü bir örnektir kanımca. İleri örneklerinde ise Beatnikler aynı teknikle şiir yazmışlardır. Ginsberg'ün "The Howl"u buna çok güzel örnek olabilir. Hatta, "Coleridge de, Ginsberg de bir uyuşturucu yolculuğunu yazmışlardır." diyebilirim.
Uyuşturucu diye tabir edilen maddeler öznelliğin ortasında bambaşka bir nesnelliği keşfetmelerine yardımcı olmuştur. Bu maddelerin paranoya gibi yan etkilerinin olduğu gerçektir. Fakat yaratıcı kimliklere sahip olan insanlar bu paranoyayı çok kolay bir şekilde aşıp, ellerine kalemi alıp yazmayı başarabilmektedirler. Bambaşka nesnelliğin içinde durmanın getirdiği korku duygusunu da füzyonlayarak kullanmışlardır. Kendilerine dönüp, kendilerinden kaçmışlar, bilinçaltının pek de hoş olmayan arayüzünden cümleler çıkartmayı başarmışlardır. Buna "Romantik Füzyon" adını veririm ben de böylece.
"Gidelim, hepimiz morfin alalım." demiyorum elbette. Ama bu da bir denemedir. Önemli olan madde etkisi değildir. Önemli olan sonuçtur, füzyonun ta kendisidir. Bunu çok fazla kişi başaramamıştır. Yoksa, 19. yüzyıl ila 20. yüzyıl başlarında herkes yazar olabilirdi olay madde etkisi ise... Morfin ve sonradan sentezlenen, bir mucize olarak lanse edilen eroin ağrı kesici olarak yaygın bir şekilde kullanılıyordu çünkü.
Eliot makalesinde bir çok yerde doğru şeyler söylese de, romantizmi bu kadar çok eleştirmesi akla ziyan esasen. Romantikler, "şiir" tanımlarında bir hata yapmış olabilirler ancak şiiri ıskalamamışlardır. Füzyon yeteneğine herkes sahip olamaz. Ve hatta bireysel olarak söyleyebilirim ki "Çorak Ülke"de abartılmış füzyonlar, yapay sentezler görürürüz. Şiirin doğasından çok mekaniğine daldırır bizi bu da. Göndermelerin ucu bucağı gelmez. Eliot simgeyi okutur bize. Füzyonu önemsiz kalır simgesinin ağırlığında. Wilde'ın dediği gibidir sonumuz bu yüzden de: "Simgeyi okumak da tehlikeli bir iştir."
Ama tüm modern edebiyat eleştirisi ve anabilim dallarında öğretilenler de nedense "simgenin okunması" eylemine dönüktür. Bunun kadar kahredici bir şey olamaz.
İngiliz Modernizminin getirdiği bu "Bize bir şeyler söylemeye çalışıyor olabilir," şüphesini Post Modernizm bile altedememiştir. Bu insanın romantik keyifçiliğini öldüren ve romantik füzyonu hiçe sayan garip tutum yazından zevk almamızı engelleyen şeylerin başında gelir. Oysa cümleler ve oluşturdukları ahenk, "simge okuması" esnasında yansıtılmaya çalışılan solgun bir imajdan çok daha önemli olabilir.
Bu yazıyı keyifle okudum. Eline sağlık!
YanıtlaSilHemen hemen söylediğin herşeye katılıyorum. Neyse ki zamanında "Bize bir şeyler söylemeye çalışıyor olabilir" paranoyasını alt edebilmiş biri olarak satır aralarına fazla takılmadan öncelikle bütünden keyif almayı öğrendim. Her ne kadar film eleştiri analiz derslerinden miras kalan bazı arızalarım olsa da halen gönül rahatlığıyla film izleyebiliyor,kitap okuyabiliyor ve bunlardan keyif alabiliyorum...
Gelenek ve bireysel yeti'ye alternatif bir bakış açısı da sunayım:lahmacuna doymadan pizza yememek lazım:)
haha. benim aniden karnım acıktı sen bunu yazınca ama... teşekkür ederim yorum için.
YanıtlaSilo arızaları yoketmeyi ben de başarabilince huzur duyacağım sanırım.
yaw bu yazıyı nası okumak istiyorum.ama waktim yok yarısına kadar okudum we bunu söylemek istedim.şunu söylüyorum:bazıları yazmak için yazarlar ve onlar için belkide bu kurtuluş yoludur..dedim.yazının dewamını okuyunca fikirlerimi tekrar izah etmek için dönücem..
YanıtlaSilbekliyorum pnar fikirlerini. :)
YanıtlaSilamann çok beğendim yazını.çok başarılı tespitler.alkışlar.değineyim:ewt.madde önemli oranda etkiler we bilinçaltı durumlarında yaratıcılığını önemli ölçüde ön plana çıkartır.halin kalırsada kalkıp yazarsın.başarı enindir.aa bu çok zordur.katılıyorum sana kullanın demiyorum:)
YanıtlaSilama yazanada neden böle yazdım kardeşim demem,çünkü açıkladıın şekliyle onlar okumadan yazma eğilimi olanlar.boşwericen onlarıda.çok mu sert kaçtı?(:
çok alakasız sallamışım be..kısa yazayım derken hem uzun yazmışım hemde anlaşılmaz olmuş.neyse.özetle başarılı:)
YanıtlaSilaslında, okumadan etmeden, sadece madde etkisiyle yazabilenlerden bahsetmiyorum ben. tamamen algı meselesi bahsettiğim şey. coleridge de, gingsberg de büyük adamlardır. ama füzyon için yardım almışlardır. bu yardımı maddenin içinden alabilmek bile büyük iş diyorum.
YanıtlaSileliot romantizmi eleştirirken sanki bunu es geçmiş. derdim buydu benim.
teşekkürler yorum için. :)
hı hım.mutlak canım maddeden başarı almak deli bişiy.ama şuda war.eliot'ın bunu bilinçaltı semalarında ele aldıını düşünelim.ve ordan çıkarmak istedii sadece bu.bilinçdışıyla kaleme alındıına göre es geçilebilir.
YanıtlaSilmümkün müdür?
eliot kendisi de jungcu kollektif bilinçaltı öğeli şiirler yazıyor. benzer "alussion"lar kullanıyor. gelenekten ve yetenekten bahsederken romantiklerin "şiir duyguların coşmasıdır." açıklamasına tepki koyuyor da, bu tepkiyi yanlış koyuyor.
YanıtlaSilfüzyon istiyorsa, eğer sanat bilime bu duygu ve düşünce füzyonuyla yaklaşıyorsa, o sözettiğin tepkime romantik şiirde de vardır. hatta ve hatta romantikler katalizörler olarak madde de kullanmışlardır.
eliot'un kullandığından bahsettiğim "allusion" yapıları da özüne bakarsan coleridge'le bile benzer bir yapıda olarak gözükebilir.
kollektif bilinçaltı işidir şiir. bu bilinçaltının uyandırılmasıdır esasen. imge dediğimiz şey bu yüzden vardır. eliot da bunu bilir ve kullanır ama nedense de çıkar gelir "füzyon"dan bahseder.
al işte, füzyonsa o da füzyon diyorum ben bu yazıda. romantik şiirde de füzyon vardır yani. salt "duyguların çağıldaması" değildir olay. romantikler bunu yanlış betimlemiş olabilirler ve bence makalesinde de eliot yanlış yapılmış bir tanıma takılmıştır. desteğini oradan almaktadır.
evet şiir, sadece ve sadece duyguların akması, boşanması değildir romantizmin tanımladığı şekliyle. ama romantiklerin yazdıklarında da füzyon yok diyemeyiz. kendinden kaçış yok, duygu ve düşünce harmanı yok diyemeyiz. vardır çünkü.