Benim için en zor olan şey halet-i ruhiyemin İstanbul'a benzemesidir. Bir açar, bir kapar. Bir dolar, dolar, dolar. Bir yağar, yağar, yağar. Bir açar, açar, açar. "Krallığıma Hoşgeldiniz." yazısı da bu iklimden şaşıran, ödü kopan sizi böylece karşılar. Böyle bir yerde yaşarım yani ben. Burası benim zihnimin içidir. Hayatı buradan durup görürüm. Şato da fena değildir tabii. Mania hallerimde tam tepede otururum... Orada manzara geniştir. Dünya ayaklarımın altındadır. Her şeyi yaparım ben yahu, süperimdir ben, neşeliyimdir ben!
Ama bazen bu krallıkta halk ayaklanır ve sonra da benim kellemi uçurmak için toplanır. Beni aşağıdaki mahzenlere atarlar. Orada ölümü beklerken, ışığı göremem. Hareketsiz ve ifadesiz yüzümde, gözlerimin içinde öfke kıvılcımları dehşetli bir şekilde parlarken ağlamaya başlarım birden. "Koskoca Kraliçe'ye bak, ağlıyor bi' de..." diye düşünüp, kendimden daha çok nefret edip öfkeme geri dönerim. O öfke beni yaşatan garip bir acıda kıvranır kıvranır bir yılan gibi... İçimdeki canavardır o. Krallığımın en büyük tehdidi içinde olan düşmandır aslında. Halkın yani sağduyumun, düşüncelerimin, insanlığımın bağırınması bu öfkedendir. Canavarın zehrinden dolayı zehirlenmişlerdir onlar da neticede. Halk, öfkemin tehlikesinden dolayı galeyana gelmiş beni öldürmek istemektedir. Canları yanmaktadır. Düzene girememekten...
Sonra bir şey olur aniden ortalık yatışır. Sonsuz, sürekli tekrarlanan bir rüya gibi gene başa döner durum. Gene tepedeyimdir. Şatodan manzara şahanedir... Ama bu döngüden yorulan ben sadece ve sadece bir "catharsis"in sonunda gelecek "ataraxia"yı arzuluyorumdur. Yorulmuşumdur. Şato mato hikayedir. Bu çok sıkıcıdır.
Çünkü, mania evresinde herşeye doymak bilmez bir arzuyla sarılırsın, hiç bir şeye de doğru düzgün kanalize olamazsın. Depreşik evrede de üşütürsün cidden. Konsantrasyon sıfırdır, elini attığın şey elinde kalır. Doyum dediğimiz şey normal insan gibi, adamakıllı yaşamadığın için de asla ama asla yeralmaz hayatında. Sürekli bir sorgulayıcılık geliştirirsin kendine karşı. Maniada olduğun için mi gerçekten çok mutlu olduğunu bilemezsin. Bu yüzden keyif alamazsın da doğru düzgün. Depresifken herşey o kadar karanlık ve daracık görünür ki, kendinden nefret edersin bu eziyeti sana çektirecek bir yapın olduğu için.
Sonra doktora gidersin. Kafana elektrotlar bağlarlar. EEG çekilir. Normal gibisindir. Epileptik değilsindir. Daha betersindir... "Borderline" derler. Çok modadır. "Affektif Bozukluk" diyen de olur. "Manik Depresif" de uyar. Hepsine girer senin yaş grubun ve kişisel portren. Sen bilemezsin ama asla ne olduğunu. Herkes sana bir isim takar. Teşhislerini beklerken durur zaten kendi isimlendiremediklerinden dolayı hasta olmanın, bu adamların işlerini daha da zorlaştırdığını düşünürsün. Doktora acırsın.
Çelik gibi direnir ama bu hastalık. Müthiş bir iradesi vardır. İsimlendirmeye karşı çılgıncasını sallar kuyruğunu. "Sen hep biraz çatlak olmuşsundur? Nedir yani?" der. Ama, kendine zarar vermeye başlamışsındır artık. Farkında değilsindir nedense... Tonlarca detay dikkatini çekerken, tek göremediğin şey kendindir. Kendinden geçtiğinde delisindir zaten. Varlığını, şimdiki biçimiyle yoksaydığın noktada. Hayır, bu "kendini çaydanlık sanarsın delirince," demek değildir. Kendinden kaçmaktır. Oysa sarıldığın anda kendine, varlığının değerini, tekliğini anladığın noktada belki çok büyük bir adım atacaksındır. Fakat, bunu yapamazsın kolay kolay. Korkunç bir korku duygusu seni alır götürür. Geçmişinin hayaletleri en karanlık halleriyle peşinden kovalar kabuslar kabuslar boyunca. Hareketlerin tutuklaşır. Gözlerin başka bakmaya başlar. Ah, gene mi öfkeye sığınmaktasın yoksa? Öfkenin son ucu olan kendi işkencenden çok zevk almazsın ama kendine doğru dost bir adım atmaktan daha kolaydır bu. Çok ama çok iyi bilirsin. Hop, düşeceksindir birazdan. Gene depresyon. Gene aynı. Kabak tadı verdi. Ne sıkıcıdır. Ve insanlar bunun çok sıkıcı olduğunu görseler de bunalım tacirliği yapmayı bıraksalar dersin. Farkına varırsın ki, sen de aslında şu anda insanlardan bir tanesi olmuşsundur. Ticaretini yapmasan da, üstüne yazmaktasındır. Bu bile yeterince sıkıcıdır esasında. Bahsetmesinden hoşlanmazsın çünkü. Kendini rededişinin mükemmel bir izi daha, al sana! Böyledir bu. Kendi içindeki bulanık konuşmaların eziyetinde kendini yakalama çabasızlğı.
"Yapamıyorum," dersin doktora. "Çok hassassınız," der. Hiç de hassas değilsindir oysa. Ne gariptir. Zırhları kuşanıp, saçlarını kesip bir Jan Dark bile olabilirsin sen yeri geldiğinde oysa! "Hassassınız," diye üsteler. Hassaslığının bir profesyonelce telaffuz edilmesini ilgi çekici bulursun. Ama bu hassaslık çok tatsızdır ve sadece kendine olan öfkenden dolayı sende vardır. "Tersi de olabilir," der doktor. "Belki de hassas olduğunuzu kabul etmediğiniz için bu işkence yaratılmıştır kendiniz tarafından." Bazen doktorlar ilgi çekici şeyler söyleyebilmektedirler. "Bir korunma mekanizması..." diye de ekler.
Yapılması gereken şeyler aslında çok basittir bunu aşmada. Ama kendine güven edimi öyle bir kahır bela zor bir şeydir ki, aklınız şaşar. Yıllarca içindekini ezdikten sonra, onu yeniden bulup, tedavi etmek çok zor olabilir. Bunun zorluğu kimseyi caydırmamalıdır ama. Denemelidir. Yeniden, yeniden, yeniden... Ne kadar zindana düşse de, ne kadar şatoda otursa da. Bir gün belki başaracaktır. Çünkü zaten yaşamın tümü kocaman bir "belki"nin üstüne kuruludur. Kendimize ait olan tüm "belki"ler çabayı ve emeği hakeder bizi iyiye götürecekse. Belki de umutsuzluktan çok gizlenmiş bir umut vardır.
Durulacaktır herşey. Sütliman bir sabah gibi olacaktır o hava da. Sabahleyin, denize bakan evde uyandığı gibi dümdüz mavi bir deniz aklındadır bu sakinliğin imgesi olarak. Fesleğen kokuları, Vita tenekelerindeki çingene pembesi sardunyalar, bir kadının mavi şal desenli pazen eteği, çocukluğun tüm güzellikleri lekesiz, tertemiz bir şekilde gözlerinden akmaktadır. Barışla bedenini kutsayacak olan bir ferahlık yükselecektir bu sütliman güne ulaşınca zihninde. "Ah, benim cennetim..." der böyle düşündükçe Bayan Ç.
Ah, o Vita kutuları ve sardunyalar ve o çarşaf gibi mavi deniz benim cenettimdir. Ben bir tuhafımdır böyle işte... Ama benim için hala umut vardır. Ne de olsa
hepsi cehennemimin sonundadır.
ne diyordu unbreakableda samuel amca,bir uçta biri varsa mutlaka öbür uç da vardır. gece esiri ruhumu artık taşıyamamaya başlayan bedenime,kan çanağına dönmüş gözlerime inat,bunca boşluğa,loşluğa,yalnızlığa rağmen,okuduğum yazına rağmen gamsızlığımı atamıyorum üzerimden.benim sorunum da bu,kendi kendime mutsuz olamıyorum bu sebeple başkalarının bunalımları,mutsuzlukları ile idare etmem gerekiyor.onlardan da kısa sürede sıkılıyorum.batman miyim yoksa joker mi? bilmiyorum...
YanıtlaSilsen hangisisin?
belki de senin gamsızlığındır senin cennetin ya da cehennemin. bunu senden başkası bilemeyecek hiç bir zaman.
YanıtlaSilben batman de değilim, joker de. çizgi roman literatüründen gideceksek herhalde bir x-men karakteri olurdum. rouge'um ben. dokunan ölüyor.
nasıl dokunacağını bilmek lazım. çok büyük bir enerjisi var çünkü. emiyor hayatı.
sana da o yakışır zaten...
YanıtlaSilhani bir deyim vardır ya aklıma gelmiyor şimdi,bi şey söylicekken biri pat diye söyler ya...işte o!
benim de aklıma hemen o geldi...Ya da Jubilee de olabilir...O da bayağı trajik bir karakter...
Ç. benim yorumum şöyle. Bazı savaşlar vardı hani meydan muhaberelerinde yaşanan. İki ordu karşı karşıya gelirdi. Kılıçlar çekilir kanlar dökülür kazanan kaybeden böyle belirlenirdi. Sonra öyle savaşalr oldu ki sivil halktan da çok canlar gitti. Daha daha daha büyük kayıplar sözkonusu oldu. Senin savaşın da ne yazık ki bir meydanda olmuyor. Duygularının hepsi üzerine taarrruz bu yaşanan. O nedenle seni daha fazla zorluyor. Ama bu savaşı kaybedeceğin anlamına da gelmiyor. Bence sen olsa olsa bir Amazonsun. Elindeki kılıca sımsıkı sarılan ama belki de savşmak kadınlara göre mi neden şu diğerleri gibi çocuk doğurup çamaşır yıkayamıyorum hayat neden bu kadar basit değil diye söylenen bir kadın. Bence içini rahat tut. Dağına göre kar verilirmiş. Sen de kendi yolunu çizecek, askerlerini tanıyacak ve yönetebilecek, gerçek bir komutan olacaksın. Ama her komutan tecrübe ile büyür unutma. Bu savaşlar senın tecrüben. En büyüğüne hazırlık. Korkma, üşenme, erteleme, vazgeçme...
YanıtlaSilbravo chloe, özellikle son cümlene sonuna kadar katılıyorum. :)
YanıtlaSilaynı fikirde miyiz çervetta hanım?
Bir süre önce keşfettiğim bu mekândan ciddi bir keyif alıyorum.. Elim bilgisayara deydiği vakit mutlaka okuyorum.
YanıtlaSilBu güzergâhtaki her durakta ayrı bir nefes alınabiliyor..
@güray
YanıtlaSiljubilee aklıma bile gelmedi. ama o da plazma yaratıyordu sanırım. o da olur yani bana uyar. bir çinli olması, bir de cinsiyeti uymuyor. :)
@chloe
çok güzel yazmışsın. duygulandım okurken. teşekkürler ediyorum.
@raisin sec
korkmuyorum, üşenmiyorum, ertelemiyorum. aynı fikirdeyiz efendim.
@serdar ileri
çok teşekkür ederim sözleriniz için. hep gelin, hep soluklanın burada. :)
Kendini bu kadar iyi anlatabiliyorsan durum da olumlu demektir. Bu fikrin ara asamalarini atlayarak yazdim, genelde yaptigim gibi, ama anlamissindir sanirim. Kendini bu kadar iyi biliyorsan endiselenecek cok sey yoktur. Birgun gercekten kendini durgun sulara bakan huzurlu bir yerde bulursun. Bu, sadece cocuklugunda degil, buyuklugunde bir yerde de gerceklesebilir.
YanıtlaSil@herdem taze
YanıtlaSilumarım bir gün o durgun sulara bakabilirim gerçekten de. buna çok ihtiyacım oluyor kimi zaman. sudaki durgunluğa ve mavisinin içindeki gizeme hayran hayran dalıp, herşeyi hatırlamak, bir sürü şeyi düşünmek ama bana bu anıların, düşüncelerimin zarar vermediğini anlamak, bunu tam anlamıyla bilmek, emin olmak istiyorum.