13 Mayıs 2006

Yangının Yeri

"Hop!" dedim uçtu bulut, "Ay!" dedim kesti kağıt. Masanın en ucundan gördüm sizi, tabağınızdaki fasulyenin nimetlerinden dem vuruyordunuz diğerleriyle. Ben gelince sustunuz. Tabakları kırmaya başladık birer birer sonra, bir taverna cümbüşüyle yerinden oynadı yemekhane...

Sarsılarak doğruldum.

Anladım ki, düzgün bir düşün göğsünde uyumak çok fazla özen istiyordu. Herşeyin başı sonu korkuydu.

Biliyordunuz...

Sen de biliyordun, ama şimdi gözlerini kocaman açmış Camden Town'a doğru yürüyordun hiç korkusuz gibi. Ağırbaşlı bir bahar gecesi vardı ellerinde, koskocaman bir şeydin ayağını sürdükçe asfalta. Cumartesileri senin için ölüyordu... Çingene bir duruşun vardı elbette, herşey esmerliğine bağlanıyordu. Dokunsam Thames'den bir şal yapacaktım açık omuzlarına. Dokunamadıkça o adaya, diken diken oldu eski hatıraların zihnimi saran bariyerleri. Düşüncelerim delinmekte şimdi...

Nedense, vapurlar geçiyor tüm düşlerimin içinden. Kış vapurları, gri ince çizgiler bırakan petrol yeşili denizlerin üstünde. Soruyorum. Çok soruyorum. Acım mıdır varoluş şeklim arada kalmış zihnimin krampında? Bilemedim hiç. Ne yazdığımı bile bilmiyorum...

Vapurlardan sonra hep usul usul uzanıyorum uzak uzak kentlere; uçtuğum kasabalar yakıyor sarı ışıklarını. Köyleri geçiyorum. Bir kuzeyde duruyorum mavi gözlerine bakarak çılgın bir balığın: tanıyor beni balık. "Ah, neden gittin?" diyorum ona sana demek istediğim gibi.

Ama, tam ağzını açacakken bir çığlık! Balık bir ağaca dönüşüyor, mavi mavi kediler düşüyor üstünden. Kenarda beliriyor bir gölgenin koyu kahve haresinde. Sarı sarman bir kazak giyiyor gene, yasemin kokuyor gecede böylelikle mavi, sarı, aşık ve dilsiz. Bir kapı açıldığını anlıyorum ağzımın içinde sessizliği büyütürken. Gökkuşağı dökülüyor ebruli bir şiirden. Bir kurdelayı çekiştirirken görüyorum diğerini de, sözcüklerden nakış işlemeye başlamışken her zamanki masamıza düşüyoruz. 4 Türk kahvesi söylüyoruz. "Gökten zembille ineceklerden" bahsediyoruz.

İkiyiz ama aslında. Dördün eksi ikisi, "eşittir"i. İkiyiz. Buradayız. Bekliyoruz.

Eski zaman küllerinde ellerimi dolaştırıyorum cuma geceleri. Kurdelayı topluyor karşımdakinin usta elleri. Astarı yüzünden pahalı bir yorgun bir iç yüzey hikayesi anlatıyor. Garsona gülümsüyor. Sigara yakıyor... "Bi' tane daha," diyor. Sen de varsın sanki çingene bir akşam sefası koyuluğunda. Ve sanki o da var-mavi gözleri kıvrak bir balık olarak gökyüzünü derliyor yağmur bulutlarının kokusunda...

Sizi çok özlüyoruz. Özlemekmiş en büyük kaybımız. Oysa özlememeyi iyi bilirdik.

Küllerinden kanatlanan bir Anka saçlarımızı dolaştırıyor birbirine oturdukça o düşünceler eşliğinde... Saçlarımız dolandıkça kısacık kesiyoruz. Düşüncelerin ahtapot uzuvları hadım edilemiyor ama böyle. Nasıl olacak?!

Başını kaldırıp meydana bakıyorsun, diğeri kalkıyor sobayı yakıyor. Aniden serinleyebiliyormuş kentler tek bir soruyla...

Nasıl olacak?!

Biz de kalkıyoruz azıcık hüzünlü, çokca güçlü. Küller ve kurum bir geceyi boyuyor laciverdin uykusunu bozarak. Bilememekten yorgunuz yorgun olmasına ama bir Anka kuşu kırmızı kuyruğunu sallayıp alevlendiriyor sonsuz uykusunu yıldızların. Yürüyoruz, yürüyoruz düş gibi akarak eski sokaklarımızdan... Çokca ölgün, bolca genciz adımlarımızın tıkırtısında.

Küllerden gülüyoruz, doğarak biraz eksik, biraz suçlu, biraz gri. Ve nasıl olacak?!

Bilemiyoruz.

Çünkü yangının yeri, hep yüreğin içi... Kayıp oluyor bazen aklın itfaiyecileri.

2 yorum:

  1. bu yazıyı çok sevdim!..Her okuyuşumda ayrı(yeni) bir tat bırakıyor bende...

    YanıtlaSil
  2. sağolasın güray. :)

    fazla metaforik bir yazı bu aslında... buna rağmen sevmene sevindim çok.

    ben daha sade yazmaya çalışıyorum genelde ama elden ve akıldan kaçabiliyor böyle şeyler de bazen.

    YanıtlaSil