14 Ağustos 2006

Vantrologia

"Yolculuklara dönüyorum. Kentlerden sakladığım resimlere.
Duramam. "


Neyi sevip, sevmediğini bilemeyen bir insansın sen. Basit şeyleri bilirsin ama. Örneğin, sabah çay içmeyi seversin, sıcak bir şeyler içince sesin düzelir: akşamdan kalma sigara bozuğu sesin düzelir...

Bu aralar üç bardak anca düzeltiyor sesini. Karga karga olmuş, buğulanmış, sislenmiş sesini. Gırtlağına kışlar inmiş gibi. Şu eski kışlardan... Hani Haliç'in üstüne sabah sisleri inmiştir, hani Balat sahilinde yürürsün o buğunun içine karışarak. Hani bir çok şey uykudadır... Sokak köpekleri bile birbirlerine sarılmıştır yoluk çimenliklerin kuytularında. Gırtlağına Haliç'in sisleri inmiş gibi işte. Göğsüne sabah sessizliği.

Sarayburnu'nu görünce aklına sulara atılan cariyelerin gizemli gözleri gelir, gizemli gözlerinde ölüm korkusu: çırılçıplak. Bir ölü kadının tüm güzelliği üstüne bulaşır. Gözlerin güzelleşir sevginden, oysa korkundan gözbebeklerin büyür ve gittikçe akılsızlaşırsın. Öylesin sen şimdilerde... Yeniden. Yüreğinde bir çığlık sinsiliği...

Duramıyorsun.

Ah, çok içiyorsun bu aralar şu sigarayı. Üstüne de göğüs dolusu öksürüyorsun. Öyle öksürüyorsun diye kim üzülür ama; kimin umrundadır? Baksana, senin bile umurunda değil ki öksürmen. Umursamıyorsun. Çünkü sen bizzat-i olarak ölümden korkarsın, ancak bunun habercisi olabilecek hiç bir şeyden de korkmazsın. "Ağzı torba değil ki büzesin!" denilmiş ve bir çuvala tıkılarak torbalanacak bir cariye olsaydın ve cellatlar hoyrat elleriyle seni alıp götürselerdi bile korkmazdın o anda. Çünkü insandan korkmazsın aslında sen; yapabileceğinden korkarsın, yapacağının sonucundan. Ve her zaman bir ihtimal verirsin: "Yapmayabilir," diye. Görevi sultan tarafından belirlenmiş bir cellattan korkmamak "salaklık"tır oysa. (Bu kelimeyi aslında kullanmayacaktın.) Öyle midir? "Saçmalık" mıdır? (Aradığın kelime bu olabilir, ama bu da en az "salaklık" kadar kırıcı gelir kulağına insanın.)

Bir cellattan korkmamak nedir? Ve neden cellatlar ve terziler hep elleriyle gelirler? İşte günün sorusu!

Cellattın işinden korkarsın sen, kendisinden değil. İşinin ardında, amacının ardında bir insan olma ihtimali vardır ki aslında bu da çok yitik bir ihtimaldir. En yitiğe bile güvene güvene bu hale geldiğin de aşikardır... Ancak, bir mevhumdan korkttuğun için korkunun nesnesi bile gerçek gelmez. Aynı sevgin gibidir korkun da.

Bilinmeyene karşı büyük bir sevgi ve büyük bir korku duyuyorsun. Anladın mı? Hayatta bu yüzden pek bir şey yapamıyorsun. Hayata karşı platoniksin sen. Nesnen yok senin.

Bilinçsiz bir şeydir bu duyduğun, bir mevhuma karşı büyütülen... Oysa, geçenlerde bir "İçim parçalanıyor," denmişti. Öksürdüğünde içi parçalanıyormuş... Sen de buna inanabilirsin. İnandın mı? Bir başkasının içini parçalayabilir mi senin akciğerlerinde büyütmekte olduğun katran kalıntıları? Yürütsene o bir diğerini genzinin kirli kıyılarında... Bakalım ne yapacak? Koşa koşa kaçmazsa şerefsizim! Kaçmazsa şiir olur zaten, mesela, hepsinden ala ve alâ:

"Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
Vapur düdükleri ötmektedir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam..."

Neyi sevip sevmediğini yeniden keşfetmesi gereken bir insansın sen. Basit şeyleri bilirsin. Çay demlemeyi örneğin. Aynı zamanda çayı da güzel demlersin. Çay demlenirken sabah sesine bir sigara daha yakarsın genelde. Bazen tarçın çubuğu da atarsın demliğe sen. Atardın... Eski evinde sabahları... Arkadaşların da gelirdi. Tarçınlı çay içerdiniz. O zamanlar bu kadar çok sigara içmiyordun. İçiyor da olabilirsin, emin değilsin. Değiliz. Zaten şimdi "değil" zamanı: değil ve değiş. Örneğin gözlerini yeniden elâ yap zamanı. Ağzına bir nergis al, dudaklarını pembeleştir. Saçını uzat. Beyazlarını saklama. Dişlerini göstererek gülümse. Düzenli kahvaltı etmeyi öğren.

Kaybettiklerini bulma zamanı şimdi. Neyi kaybettiğini anımsamadığın için işin zor. Aslında kaybettiğini düşündüğün o bir kaç şeyin ne olduğunu da biliyorsun. Üçkağıtçılık yapma. Tembelsin. Kalk. Ama kalkınca anlam katamıyorsun değil mi o kaybettiklerine? İnanmıyorsun hatta. Bir kent mi bunun suçlusu? Bir yaşama mı? Sen güzelsindir, inanırsın sen... Bir cellattın inceliğine bile inanırsın... Neden kendine inanmıyorsun? Anımsa kendini, herkese kendini hatırlat. Yorgunsun, biliyorum ama kalk. Kalk da bir şey yap. Kahretsin, en azından bir sigara yak. Uyan bu gördüğün garip rüyadan. Bıraksana suçlamayı. Vazgeç herkese kendilerini hatırlatmaktan, biraz da kendine kendini anımsat. Ağladıkça güzelleşir gözlerin, güldükçe yeşillere bürünür. Hissettikçe varolursun sen. İnandıkça ve haydi bak:

"neden öldü ben burdaydım sen ordaydın
belki de bahar filan vardır erzincanda ne bilelim
haydi kalk tirenler kalkıyor duyuyorum
biliyorum
yorgunsun her geceden, biriken her geceden
haydi kalk şimdi bunu gömelim
haydi kalk bitiverdi
haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk
haydi artık öldüm biliyor musun
haydi kalk
izmirlere filan gidelim"


Biliyorum artık bir çok şeye inanmadığını. Biliyorum bu inançsızlığın ne kadar zorba olduğunu, kendini bunun içinde kıvrandırdığını. Öyküler anlatman gerekli yeniden. Seni dinleyenlerle konuşman, kapışmadan konuşman. Uzun nehirlerden denizlere dönmen gerek. İçinden nehir geçen şehirlerin hüznüne bulaşıp durdun, onların arabesk yalnızlığında hep çirkin sular gördün. Temizlenemeyen şeyleri hiç sevmezsin sen. Temizlenemeyen evler vardır örneğin. İki tane böyle ev gördün sen. İkisinin de karoları kahverengiydi. Sen kahverengi karoları da sevmezsin. Hem mattı bu karoların sırları. Neyle silersen sil bencil bir geçmişin birikmiş kirleri dolardı kova kova sulara. Kova kova sular döktün de temizleyemedin. Sular demişken, ya çocukken döktüğün maşrapa maşrapa olanlar? Ardındandı hepsi gidenlerin. Gelmediler su gibi, sadece su gibi gittiler. Buna hiç girmeyelim aslında; ama belki de bütün bu uhrevi özlemsizliğin bundandır senin. Belki de bundan dolayı da zührevisindir, Zühre olamamaktan. Ayrıca bir Tahir vardı, ne oldu ona?

"Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?"

Akıl hastalığının bulaşıcı olduğunu biliyorsun, değil mi? Bunu herkesten daha iyi bilmen lazım senin. Kendini ve duygularını karantinaya aldıran şey aslında senin hastalıklı aklın, bunu düşündün mü? Bulaştırmamak için zorladıkça bulanıklaşıyorsun, daha çok virüs yayıyorsun. Duvarlarından tırmanıyorlar büyüye büyüye o küçük, kıllı ve de şaşı gözlü mikroplar.

Mikropları hep şaşı olarak hayal etmişsindir çocukken, biliyorum ve çok anlaşılmaz kaleme alıyorum tüm bunları, farkındayım... Ama sen anlamış olmalısın. Başkaları da anlayabilirler. Okkalı bir öksürük kanınızı dondurup, içinizi parçalayabiliyorsa anlayabilirsiniz... Kıstasımız bugünlük bu kadar olabilir.

Bir cellata bile güvenen şahsın metruk saçmalamaları kabilinden attırmakta olduğumuz edepsiz ve de adapsız işbu metinde yazar aslında kendi kendisiyle konuşmaktadır. Nokta. Anlayış ve idrak konusunda müessesemiz okuyucuyu mesul tutmamaktadır. Stop. Benim yazıdilimi, biçemimi, gavurca "idiolect"imi kimse takdir etmek zorunda değildir. Ben bile takdir etmem çoğu zaman, ettirmem. Geçiniz... Vezne ve hazine bu katta değil. Oysa ki vezine açık bir insanım ben, serbest vezin hayranıyım. Fekat, kendim yapamıyorum, hazmedemiyorum. O yüzden şunu söyleyip gidelim ve sen anla. Sen yani ben, ve biz:

"Şimdi siz kendi tapınaklarınıza koşun ve denizin altına uzanan yosunlu sunaklarda bin kez kutsanmış alınlarınızı birbirinize yapıştırın

duyacaksınız

sevdiğiniz gün yeryüzünde beklenmiştiniz
sevginizden geriye kalmalı ki beklesinler

artık katılmadığınız sabah ayinlerinin dualarını yine edin
ve onları ilk sabah rüzgarının kanatlarına usulca yerleştirin

duyulacaktır."


2 yorum:

  1. bu kadar uzun olduğuna göre, vardır bir hikmeti diyip, ellerimiz parçalanırcasına (yerim) alkışlıyoruz seni..

    lakin bu uzun yazıda ne anlatılmıştır, merak ediyormuyuz.. hayır..

    ama üzerine kafa patlatılıp, klavye eskitilip, göz yorulup yazıldığına göre, kayıtlara geçsin bu, kutluyoruz..

    evet, ikinci çoğul.. niyeyse, hoşuma gitti.. sanki böyle yanımda can ciğer kuzu sarması bir arkadaşla yazıyormuş havası verdim..

    ne demiş çehov "arkada bir silah leyin asılıysa, muhakkak kullanırız biz onu, delikanlıyız, yamuğunu görürsek, çizeriz"

    YanıtlaSil
  2. Ellerinize sağlık efenim..

    YanıtlaSil