Konu: The Importance of Being Ernestina
Süre: Belirsiz.
Derin Metin Analojisi A9/Yar. Şiz. Bayan Ç.
Süre: Belirsiz.
Derin Metin Analojisi A9/Yar. Şiz. Bayan Ç.
Evet, gençler... Ne diyorduk? Hah. Şunu: Fowles'un yarattığı karakterlerden beni en çok sinir edeni nedense Ernestinadır şu mevzubahis kitapta. Neden mi? Şaştınız mı? Mme. Poulteney mi diyeceğim sandınız? Yanıldınız... Ernestina'ya çok sinir olurum çünkü: Bir kere isim çok korkunçttur ve yanında inanılmaz Viktoryen bir karakterdir. Ama elbette bu kadar değil! Kendisi ne avamdır, ne soyludur. Aradadır. Bir de ayrıca bu bahis edip, üstünden zarf yolladığımız kitap postmodern bir izleğe sahip olunca, Ernestina'nın karakteri bu postmodern izleğin şahane bir kahramanı olmaktan çok uzakta kalır. Egzantirik seven bu türün içinde, her zaman bir pastiche elemanı olarak silik ve sinir bozucu bir şekilde yeralmaktadır kendisi. Arada bir fenalaşır, ince çığlıklar atarak teyzesinin kucağına yığılır, aşkın ne olduğu hakkında en ufak bir fikri bile olmadığı halde, "Lay back and think of England!" söylemini Gudubet Kraliçe Viktorya'nın kızı Alexandria'dan bile daha çok benimsemiş olarak "aşk"tan "falan" bahseder. Charles'ın fosil tutkusunu "saçmabiriş" olarak bulurken, Charles'ın mülksüz soyluluğunu, saçmasapan ünvanını yüceltir sonradan görme bir manifaturacının kızı olduğu için. Budur yani kendisi. Sarah ile karşılaştırdığımızda insan gururundan nasip almamış bir yaratık olduğunu görürüz bu hanımefendinin kitabın ilerleyen sayfalarında. Oysa başında, Lyme Körfezi'nin ağzında durdukları anda biraz olsun sevimlidir. Fakat Charles'ın sevgili Trajedisi, yani Sarah bir anda sahneye eklenince çirkefleşiverir. Elbette ki bu bir romandır, bu da lazımdır.
Ancak bu Ernestina denilen şahıs ne istemektedir? Neden böyle delirmektedir? Bakalım bir buna da...
Bir kere yaşadığı çağ Viktorya Dönemidir ve o bir kadındır. O bir aile kurmak zorundadır. Çocuk doğurmak zorundadır ancak evlenmeden olmazdır. Hem evlenme de öyle kolay kolay olmayacak iştir bunun yanında. Soylu lazımdır sonradan zenginleşen manifaturacıya ticari saygınlığının yanında eşlik edecek, bir ünvan. Charles buna sahiptir ama mal, mülk dersen sıfırdır. Kendisi Darwinist bir "deli"dir aslında o çağ kıstaslarında bakınca yine. Uçuktur ve kaçıktır ama bastırmıştır bunu. Susturmuştur. Sarah onun önce tetikleyicisi, sonradan da bu özgürlüğün ve aşkın tadını aldığı anda tutkusu olmuştur.
Evet şimdi aniden konuyu değiştirelim bilincimizin oynak tahtalarını hareketlendirerek bir iddiada bulunalım, lafı gediklerden sakınarak uzaklara koyalım ve şöyle diyelim: Miss Ernestina bugünde kurgulanmış bir romanda yeralsaydı, bu roman Türkiye Cumhuriyet'inde geçerdi. Miss Ernestina çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi isterdi. Sinbo marka ev aletlerinden alır mutfağına koyardı. Charles'a etli patates yemeği ve makarna pişirir, onu göbeklendirirken, bir yandan da fosillerden ve kadınlardan uzak tutmaya çalışırdı. Sonracığıma, kahrını çeker, belki uçar, meyhanelerden toplardı. Evlenirse, çalışır para kazanırdı ve belki çok sevdiği, uğruna ayılıp bayıldığı Charles'ına bakardı. Tabii, fosillerden kopan ve sadece kadınlarla olan değil, her türlü ilişkisinde Ernestina'nın yarattığı suni kastrasyon duygudurumuna yakalanan, iflah olmayacak bir hale gelen Charles da kendisini alkole vermiş olurdu. Karaciğer yetmezliğine bir parmak kala halde, yanaklar al ve İngiliz bir şekilde, yani başka bir deyişle yaylainmesi bir kılıkla gezerdi. Kendisini yavaş yavaş öldürmeye ant içmişken bir çocukları olurdu. Evliliği kurtarsın hesapları, allemler kullemlerle olaylar gelişirdi. Ve bu olaylar hiç ilginç olmazdı. Biz bunları son derece salak bir şekilde sarı saçları fönlü Yağsemin Hanım'ın poroğramında izleyebilirdik eğer, Ernestina evde bayılıp, ayılacağına canlı yayında bunu yapmaya karar verseydi. Ama bu bizim umurumuza değmezdi. Bunu tiksindirici ve gerçekdışı bulur, televizyondaki danışıklı dövüşlerden dem vururduk hemen. Rol yapıyor bunlar derdik. Fowles'un karakteriymiş bu konuşan ve ağlayan Ernestina falan demezdik. Postmoderndir, pastichedir, ne bileyim bir Viktoryen imgesidir, düzenidir bu efendim diye kıçımızı yırtmazdık. Gülerdik, geçerdik.
Fekat, şimdi, şu anda, uykularımız bölünmüş. Ernestina, bırak Türk halini, Etiopyalı klonuyla bile gelmiş aklımıza oturmuş. Kendisini gayet önemli kılmış bir uykusuzluk olarak gözlerimize bakıyor. Biz de kendisinin gözlerine hiç sakınmadan bakıp, göbeğimizde meteor yağmurlarıyla sigara yakıyoruz. Ancak yakıyoruz da ne oluyoruz? Başımız göğe mi eriyor? Yo. Elde sıfır. Ülser hopluyor ama yine de devam edecek o bayılmaya ve hıçkırmaya ve bittabii öksürmeye ki tümden haksız. Çünkü bir kere o light içiyor. Çünkü o ellerini nereye koyması ve koymaması gerektiğini iyi ve planlı bir şekilde biliyor. Çünkü o hesap yapıyor. Çünkü o kafasında bir şeyler kurguluyor. Çünkü o daha çok çalışıyor, daha az hayal kuruyor. Çünkü hala Viktorya Dönemindeyiz. Çünkü hala benim kafam basmıyor. Çünkü ben bambaşka bir evrenden bildiriyorum ve alfabenin bütün harflerine meşum anlamlarımı giydirmekten gayrı başka bir şeyden hazetmiyorum. Çünkü ben hala saçmalıyorum. Çünkü o hala bana bakıyor. Gözlerini gözlerimden çekmeden, "Bir daha iç, bir sigara daha!" diye tekrarlıyor... Kitapları alıp duvarlara atasım mı geliyor? Gelmiyor. Duruyorum. Çünkü ben hala Sarah'ım. Hala ufuk çizgisine bakıyorum Lyme'da, mendireğin ucunda. Göğümde kara kara bulutlar beliriyor. Ernestina o bulutlarda eteklerini yayıyor. Kırlent işliyor. Gabardin bir ceket giyiyor ve ben o işini işledikçe ellerimi çekiyorum sulardan. Bana vazife değil. Bana yakışmaz ama sarılamadıklarınca içim ürperiyor, içlerimde kurtlarım uluyor kemir kemir. Titriyorum Bir kez daha korkuyorum. Bir kez daha saklanıyorum. Hırçınlıyorum çın çın. Harlanıyorum. Birden tüm bu cümleler bana ait olduğu için özür diliyorum bir yerlerden, bir de göklerden ve o tek adaletten. Ancak, Ernestina'ya "Üzülme," diyesim bile yok, o kadar az insanım. Ama bu da bir romandır. Bu da lazım. Anlatamasam kaçamazdım.
Bir deniz kıyısında gözlerimi ufuğa yerleştiriyorum. Beklediğim kıyıda körüm, gözüm sende ve ders bitti.
Şimdi, dağılabilirsiniz.
Bir kere yaşadığı çağ Viktorya Dönemidir ve o bir kadındır. O bir aile kurmak zorundadır. Çocuk doğurmak zorundadır ancak evlenmeden olmazdır. Hem evlenme de öyle kolay kolay olmayacak iştir bunun yanında. Soylu lazımdır sonradan zenginleşen manifaturacıya ticari saygınlığının yanında eşlik edecek, bir ünvan. Charles buna sahiptir ama mal, mülk dersen sıfırdır. Kendisi Darwinist bir "deli"dir aslında o çağ kıstaslarında bakınca yine. Uçuktur ve kaçıktır ama bastırmıştır bunu. Susturmuştur. Sarah onun önce tetikleyicisi, sonradan da bu özgürlüğün ve aşkın tadını aldığı anda tutkusu olmuştur.
Evet şimdi aniden konuyu değiştirelim bilincimizin oynak tahtalarını hareketlendirerek bir iddiada bulunalım, lafı gediklerden sakınarak uzaklara koyalım ve şöyle diyelim: Miss Ernestina bugünde kurgulanmış bir romanda yeralsaydı, bu roman Türkiye Cumhuriyet'inde geçerdi. Miss Ernestina çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi isterdi. Sinbo marka ev aletlerinden alır mutfağına koyardı. Charles'a etli patates yemeği ve makarna pişirir, onu göbeklendirirken, bir yandan da fosillerden ve kadınlardan uzak tutmaya çalışırdı. Sonracığıma, kahrını çeker, belki uçar, meyhanelerden toplardı. Evlenirse, çalışır para kazanırdı ve belki çok sevdiği, uğruna ayılıp bayıldığı Charles'ına bakardı. Tabii, fosillerden kopan ve sadece kadınlarla olan değil, her türlü ilişkisinde Ernestina'nın yarattığı suni kastrasyon duygudurumuna yakalanan, iflah olmayacak bir hale gelen Charles da kendisini alkole vermiş olurdu. Karaciğer yetmezliğine bir parmak kala halde, yanaklar al ve İngiliz bir şekilde, yani başka bir deyişle yaylainmesi bir kılıkla gezerdi. Kendisini yavaş yavaş öldürmeye ant içmişken bir çocukları olurdu. Evliliği kurtarsın hesapları, allemler kullemlerle olaylar gelişirdi. Ve bu olaylar hiç ilginç olmazdı. Biz bunları son derece salak bir şekilde sarı saçları fönlü Yağsemin Hanım'ın poroğramında izleyebilirdik eğer, Ernestina evde bayılıp, ayılacağına canlı yayında bunu yapmaya karar verseydi. Ama bu bizim umurumuza değmezdi. Bunu tiksindirici ve gerçekdışı bulur, televizyondaki danışıklı dövüşlerden dem vururduk hemen. Rol yapıyor bunlar derdik. Fowles'un karakteriymiş bu konuşan ve ağlayan Ernestina falan demezdik. Postmoderndir, pastichedir, ne bileyim bir Viktoryen imgesidir, düzenidir bu efendim diye kıçımızı yırtmazdık. Gülerdik, geçerdik.
Fekat, şimdi, şu anda, uykularımız bölünmüş. Ernestina, bırak Türk halini, Etiopyalı klonuyla bile gelmiş aklımıza oturmuş. Kendisini gayet önemli kılmış bir uykusuzluk olarak gözlerimize bakıyor. Biz de kendisinin gözlerine hiç sakınmadan bakıp, göbeğimizde meteor yağmurlarıyla sigara yakıyoruz. Ancak yakıyoruz da ne oluyoruz? Başımız göğe mi eriyor? Yo. Elde sıfır. Ülser hopluyor ama yine de devam edecek o bayılmaya ve hıçkırmaya ve bittabii öksürmeye ki tümden haksız. Çünkü bir kere o light içiyor. Çünkü o ellerini nereye koyması ve koymaması gerektiğini iyi ve planlı bir şekilde biliyor. Çünkü o hesap yapıyor. Çünkü o kafasında bir şeyler kurguluyor. Çünkü o daha çok çalışıyor, daha az hayal kuruyor. Çünkü hala Viktorya Dönemindeyiz. Çünkü hala benim kafam basmıyor. Çünkü ben bambaşka bir evrenden bildiriyorum ve alfabenin bütün harflerine meşum anlamlarımı giydirmekten gayrı başka bir şeyden hazetmiyorum. Çünkü ben hala saçmalıyorum. Çünkü o hala bana bakıyor. Gözlerini gözlerimden çekmeden, "Bir daha iç, bir sigara daha!" diye tekrarlıyor... Kitapları alıp duvarlara atasım mı geliyor? Gelmiyor. Duruyorum. Çünkü ben hala Sarah'ım. Hala ufuk çizgisine bakıyorum Lyme'da, mendireğin ucunda. Göğümde kara kara bulutlar beliriyor. Ernestina o bulutlarda eteklerini yayıyor. Kırlent işliyor. Gabardin bir ceket giyiyor ve ben o işini işledikçe ellerimi çekiyorum sulardan. Bana vazife değil. Bana yakışmaz ama sarılamadıklarınca içim ürperiyor, içlerimde kurtlarım uluyor kemir kemir. Titriyorum Bir kez daha korkuyorum. Bir kez daha saklanıyorum. Hırçınlıyorum çın çın. Harlanıyorum. Birden tüm bu cümleler bana ait olduğu için özür diliyorum bir yerlerden, bir de göklerden ve o tek adaletten. Ancak, Ernestina'ya "Üzülme," diyesim bile yok, o kadar az insanım. Ama bu da bir romandır. Bu da lazım. Anlatamasam kaçamazdım.
Bir deniz kıyısında gözlerimi ufuğa yerleştiriyorum. Beklediğim kıyıda körüm, gözüm sende ve ders bitti.
Şimdi, dağılabilirsiniz.
murat seckin tadında bi ders olmus ara ara. begendim cok.
YanıtlaSilgiris super olmus, kendine gecis de oyle.
uzme canini. operim.
Akademik soğukluktan uzak, okunası bir yazı olmuş. Bu arada akademikliğin gereklerini de bilinçli veya bilinçsiz, isteyerek ya da istemeden yerine getirmişsin. Güzel bir analiz olmuş çünkü. Bölümümüz bize hep analitik düşünmeyi öğretti ya, onu uygulayabilmişsin işte. Bir de romanı Türkiye'ye uyarlaman ve Ernestina’yı kadın programlarına çıkarıp izleyenlerin bu danışıklı dövüştür diye düşünebileceğini söylemen çok güzel olmuş. Bir açıdan, artık romanlara ihtiyacımız olmadığını(!) da gösteriyor bize. Ellerine sağlık arkadaşım.
YanıtlaSil