*bitmemiş haliyle bu yazıyı yanlışlıkla buraya eklemişim gecenin bir kör vakti. ben taslak olarak kaydettiğimi sanıyordum oysa. kusura bakılmasın. şimdi, şu aşağıdaki bitmiş varsayılan hali, ve ben biliyorum ki olmadı bu hiç, hatta berbat oldu. ama bir hata yapmış bulunduk madem ya, "bitmiş"ini ekleyelim. gelmişi ve geçmişi üzerine fazla laf etmeyelim.
(pişmemiş) bir yazı denemesi ya da kusmuk
(pişmemiş) bir yazı denemesi ya da kusmuk
"gece, bazen akılları dolaştırıp, yastıklara gömülen o saçları daha da karıştırır. yıldızsız ve kış renklidir karanlık: anlatamam. göğsümün kenarında bir boşluk duruyor olur da susarım. susarak biraz ağlarım, biraz uykusuz kalırım, düşüncenin sesini kafamın içinde büyüterek biraz anlatırım, biraz dinlerim, biraz akarım. gökyüzünde nedense hep bu saatlerin sesleri, bir uğultu ki otoban, çığlıklar ki martılar, soğuk ki ayaz. aralık kalmış bir kapıdan mevsimin dökülüşü şu hava cereyanı. kapa, hastalanacağım. hem, seninkiler sağolsun, gök üstünde gök bırakmıyorlar bu gece, kıyamet gibiler, sürü sürüler. aklıma dolanıyorsun. gece aklımı dolaştırdıkça, karışık saçlarımı açmaya uzanıyorsun. sun. sen-sun. AH, yaz olsa da yazlık sinemaların tahta sandalyelerinde gazoz içseydik karton pipetlerle. HAH, çağrışıma buyrun. ben böyleyim, huyum kurusun. içimi nasıl çekiyorum, duyuyor musun?" demeye kalmadan camdan gelen tıkırtıya ayaklandım. tepeme kadar çektiğim, meşhur olması yumuşaklığından kaynaklanan yorganın altından çıkıverdim. içimden kurduğum cümlelere kendimi öyle kaptırmıştım ki, bu duyduğum ses hayal midir, hülya mıdır; bu saatte pencereme varan bir in midir, cin midir, peri midir bilemedim de korkttum. aklımı başıma devşirmem dört saniyeyi buldu, sanki içimden saydım.
1
2
3
4
tık. tık.
kim olacaktı ki bu saatte? sen olamazdın, siz de bayan, siz de beyim. kim ki bu kim! vay, vay. bilinçaltımızın çöplüğünden havalanan uçan halısıyla şehrazat. yüzünün önünde bir tül, bir gül gibi kıvrılan ağzını gizler. titrer, titrer. şehrazat, yani öykü anlatan kadınların bir tanesi, nar tanesi, nur tanesi. ıtırlar gibi kokar, gözleri dersen birer zeytin. ben, elbette ki onu içeri buyur ettim. ben ki, onunla kendimi delicesine özdeştirdim. o anlatacak, ben yazacaktım. ama, henüz o bir varmış, bir yokmuşuna başlamadan, köpekler sanki kentin her yerinden, anlaşmış gibi birarada havlamaya başladılar. ve susmadılar. susmadıklarınca benim yüreğime bir taş oturdu. ağzıma, burnuma bol baharlı bir gözyaşı tadı doldu. "allahın belası köpekler, bütün konsantrasyonumu mahvettiler. yazı olacaktı bu. yazı. ve hatta güzel olacaktı." derken, şehrazat anlatmaya başladı o nehir gibi gelen bir mırıltıyla. fakat, durmuyordu köpekler. onun o güzel sesini bastırdılar. hav hav hav hav da hav. niye ama niye? bu saatte nedendi hav da hav hav? huzursuz olmuştum iyiden iyiye. kaçıp, gidiverdi şehrazat da. küstü bana. sanırım, artık hayal kurmak için bile geç bir saat. sanırım, artık uykunun peşinde koşturmalıydım da, sabahki iş mülakatına dinç gitmeliydim. oysa çok nemli bir evde durup, sayfaları şişmiş bir kitap gibi hissediyordum kendimi. neden böyle hissettiğimi de bilmiyordum. nasıl olurdu ki öyle bir kitap? elbet sayfalarında, her ne olursa olsun bir su kokusu bulunurdu. su kokusu gibi olan caddelere benzerdi bir yönüyle. evet, sadece bir yönüyle, nemli ama asla akdeniz değil. nemli ama loş. ne garip şu su kokusu olan caddelerden bir şeyler taşımak, bir karanlığı almak sonra dudağına yapıştırmak. bir uçuk gibi, iltihap. sonra nemli evlerde uzun uzun kalmak, ciğerleri paralayacak kadar çok sigaralar içip, şişmek, şişmek, patlayamamak. daha ne kadar emiciyim? selüloz muyum? neyim? ben ve bir kitap. nerede bu masalın anlatıcısı şehrazat? yok. küstü. köpekler havlıyor. soru sorup duruyorum. neden benim anlattıklarım hiç bir zaman bir masal olamadı? neden birileri benim verdiğim sözcüklerin altını çizmedi hiç? ma perche? yüzüne yeşil bir ay vuran salieri gibiyim hep: kıskanç. "mozart'a aşığım ben fakat salieri'yi hissediyorum" desem... nasıl olur? bu ne kadar doğrudur. ben ne kadar yanlışımdır? ve mea culpa? HOH, si mea culpa. ellerimi ısıtıyorum günahlarımla. vebalim boynuma. boynum kıldan ince hep ve tuna'nın kenarında yürüyen amadeus olamayan salieri yani tanrı'nın sevgisiz kulu. tuna'nın kenarında sanki bin yıl önce yürümüş olan o ben, hiç bir şey olamamış o ben. bundan dolayı aklıma doluyor tüm bu saçmasapanlıklar. salkım salkım bir hüzün, gözümün üstüne düşen kahkülün pervasızlığıyla beraber şu menhus durak, AH şu adam sendeciliğim, gel de şu işe bak! farzet ki, düşüyorum ve dizim kanıyor. bunu aklım almıyor ama ve ben bakamıyorum. kan tutuyor. beni kendi kanım tutuyor, kendi yaşadığım. misal, kara avrupası kentlerinin yapışkan bir hüznü vardır. bilir misiniz? içlerinden nehir geçenlerin hele ki yapış yapış, nem. bakamam. gözleriniz acır. uzanan ışıklı köprüler: brücke zart zurt. üzerlerinde havanın ağırlığı ciğerlerini sızlatır insanın. nemli evler, nemli kentler, nemli asfalt tabanlarına yapışır. aklını alır, uçurur, mary jane ve onun salieri'nin yüzünden yeşil dudaklarıyla kusursuz park gezintilerine çıkarır ve kusursuz kavgalara vardırır insanı. yalnızlığını anlatır, anlatır, anlatır. hem de o kadar çok anlatır ki, anlamsızlaştırır. benim gibidir yani bu kara avrupası kentleri. oysa ben vadileriyle denize kavuşan, o denize dik dağların başınabuyruk kızıydım: çokca bir manisa lalesi, kendini beğenmiş şubat nergisi. ve ben bir zamanlar "ölüyorum," demiştim, anlamadınız. bu yüzden kararıyor yazılar da, ay yeşile dönüyor. anlamadığınızdan. anlatamadığımdan. mesela şehrazat da ölüyordu, öleanlatıyordu binbir gece; yalnız ben anlatamadım. "ölüyorum," dedim. sadece "ölüyorum." çabalayamadım. bir gece. bir gece içinde bu gece. ve bu yazı olamadı. hamdı, hamdı. hamdı! hep kaldı. pişeceği gelmedi. ateşime beddua etmişler. sacayağı devrilmiş, kazan kararmış. olamadı. bu yüzden olamadı gözlerimin en güzel renkli ikizi. asla "sen olsaydın yapmazdın, biliyorum." demeyeceğim. sen olsaydın da yapardın. çünkü sen de böyle bir gecede kalsaydın, çünkü siz de kalsaydınız sayın hanımefendi, sayın beyefendi siz de... siz de. siz de. sizde de bir sızı kalırdı. siz duyarlı kalabalıklarsınız. onlardan olmalısınız. olmasaydınız zaten buraya kadar okumazdınız. hem siz, onbeş yaşımda bilip de asla sevmediğim k.b.'den böyle ucuz alıntılar yapmamı bağışlarsınız. peter schaffer'dan alıp kendime yonttuğum şu heykeli, binbir gece masalları'ndan üstüme biçtiğim şu kaftanı mazur görürsünüz. siz de böyle benim gibi sözcükler içinde cümlesiz kalıp, bir elin ayasını yüzünüzde duyup duyup bulamasaydınız benim gibi yazardınız. özlüyorum ben. eskiden hiç olmazdı. özledikçe korkuyorum ve kentin her yerinde köpekler: hav hav da hav da hav hav. göklerden inen kasvetler. içimi basan kıyametler. bilmem daha neler neler... martılar, çığlıklar, yanan balatalar, selimiye kışlası, kış, istanbul, üsküdar semaları. belki de ailemin tüm hüzünlü o genetik mirası. ve sen, ellerimi çözen. gözlerimi büyüten. biliyorum. sen, nefesinle dağıtabilirsin şu aklımın mahşerini. biliyorum bunu ve her defasında bilip, aniden unutuyorum. hatırlamam lazım, haykırmam lazım. ama köpekler durmuyor: hav hav da hav. sesimi bastırıyor onların sesi. ben bir gözümü göl eyliyorum. içime atıyorum. yani, şimdi hava kurşun gibi ağır, bir yandan bağır bağırasım, yangınlı bağrımdan sesimi kaçırasım var. yankılarda ise köpekler, köpekler, köpekler. bir gün gene gelecek kara çizmeler. yeniden beni ezecekler, karnımı tekmeleyecekler. HAH, işte ben hem bundan, hem de kendi kelpliğimden korkuyorum. bağır bağır yanıyorum. acımdan küçük dilimi yutuyorum. içime atıyorum, içimde saklıyorum. kuyruğumu kovalıyorum...
Söyledim..altını çiziyorum saklıyorum diyorum ama sanırım yazılarının altını çizmesini istediğin kişi başka biri:)
YanıtlaSilsiz öyle sanın. ah!larla çiziyorum cümlelerinizin altını; öylesine beğeniyorum ki bir an hiç bir şey yapamıyorum.
YanıtlaSilchloeciğim,
YanıtlaSil"sometimes life is stranger than fiction" diyesim geldi. ben tarihi bekliyorum, çizsin, yırtsın, yaksın, atsın yahut çizsin altını cümlelerin ve saklasın diye sanırım. ama bu zor. çok zor.
öperim çok çok.
endişeliperi,
bana çok depresif geldi bu yazı. sevemedim kendisini. olamadı gibi geliyor hep. bir türlü pişmeyen bir yemek gibi resmen. ne yapsam olmuyor. ateş hayırsız. fersiz. metnin de tuzu da fazla sanki. bilemiyorum.
senin "olmamis" dedigin, yarim hali, ki ben onun yarim oldugunu anlamamistim bile okurken, de guzeldi su son durumu da gayet "squisito" (bak bunu da yeni ogrendim; leziz demek Italyanca'da). Resim satarak zengin olunursa birgun, olur ve seni evimin kadini yaparim bunu bilesin. koyarim bas koseye, onune de bir remington... tikir tikir... sen yaz ben okuyayim...
YanıtlaSilyazdıkların masalsı şeyleri kıskandıracak kadar iyi. çok çok.
YanıtlaSilseni okumaya başladığımdan beri hep şu aklımda dolanır durur:
keşke şu blog işine beraber bulaşsaydık, aynı zamanda aynı cümleler içinde kaybolup kendimizi arasaydık...
az pişmiş sebzenin diriliği var bu yazıda, ki ben severim çin-japon mutfağını.
YanıtlaSiluykumdan çalıp okudum, bir çırpıda.
sesler buraya kadar geldi hatta:
hav hav da hav!
• 232,8°,
YanıtlaSilutandım. :) bana geldilerdi bunu yazarken. sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan... ben de onlara dedim ki gelirlerken: "kapıdan, bacadan düş de gel, nişanlına küs de gel! hopaşinanay ninanay nay!"
anonimik,
squisito! şahane fikir bu! yanına da bir şişe pinot açarız buz gibi. sanatın ve sanatçının dostu seni!
indis,
hala daha yapabiliriz bunu. kendimizle saklambaç oynayabiliriz kelimelerin kusursuz aralıklarında. hadi ebe! :D
gadjo,
ben de severim çin mutfağını da. bizim bu yazının diriliğine kanmamalı. ben de hazım sorunu yarattı mesela. kendim bile anlayamadım, ne diyor, neler oluyor burada diye! ama siz sevdiyseniz, bize de beğenmek düşer herhalde. beğenelim de, daha iyisini yazmaya gönlümüz olsun.
herkese,
yorumlara biraz geç yanıt veriyorum, farkındayım. lütfen kusuruma bakmayın. çok teşekkürler zamanınızı ayırıp yazdığınız için düşüncelerinizi.
sevgiler, saygılar ve bunların yanında da elmalı pay ikramım az sonra başlayacaktır. hele bir çay demlensin!