09 Ocak 2007

Döküş

g ü n a y d ı n

encre, une nuit a ciel ouvert eşliğinde başladık yazmaya ve yazarken bu şarkıyı tercih etmemin özel bir sebebi yok; bu aralar olan çoğu şey gibi bu durum da tesadüfi olarak gelişti.

sabah sekiz civarında uyanıp, kahvemi yaptım. su kaynarken biraz dolaşırım evin içinde; yine dolaştım. sonra derin dondurucunun üstünde duran sigaradan bir tane aldım; haliyle de yaktım... kavanozdaki kahvenin sonunu fincanıma boşaltırken, eskiden sahip olduğum bir kahve kutusunu düşündüm. bu kahve kutusunun üstünde klimt'in öpücük isimli tablosunun bir örneği vardı ve o şimdi kimbilir neredeydi? kaybolan nesnelerin kaderini çok düşünen birisi olmama karşın, bunun üstüne beklediğimden az düşündüm ama. çünkü son günlerdir, neredeyse hiç yazmadığım aklıma geldi. evet, yazmıyordum. canım yazmak istemiyordu... zaten ağır bir grip geçirmiştim. üstüne üstlük artık grip olunca ateşlenmiyordum hiç. bu da bağışıklık sistemimin çok da düzgün çalışmadığını gösteriyordu. yazı yazamamın bununla bir ilintisi olduğu hakkında garip analojiler yapıp; yani onu bununla benzeştirip, şunu bununla bağlayıp kendimce çıkarsamalar geliştirdim. sonra bunun da gereksiz olduğunu düşündüm. çünkü önemli olan yapılmayan eylemin ta kendisiydi, onu meşru kılmak adına yaptığım kafası karışık saptamalar asla değil. "işte, hayat da tam anlamıyla böyle bir şey," dedim kendi kendime. bahsolunan mevzuya 26 yaşına yaklaşırken henüz uyanmam oldukça ilginçtti. "30 yaşıma doğru iyice uyanırım artık," diye karar verdim bunun sonucunda ve bir sigara daha yaktım. kalkıp aynada kendime baktım.

h o p d e ğ i ş t o n t o n

aynanın karşısında durdu ve saçlarını elleriyle ayırdı. başının sol tarafındaki saç demetini arkaya doğru ittirip, o kısımda ikamet eden beyaz tellerin ne kadar arttığına baktı. boyası gelmek. buydu. evet, saçının boyası gelmişti. ama saçını ne renge boyayacağını bilemiyordu. bu konudaki bilememek hali mutlaka koyu kestaneye bağlanırdı ama. dert etmedi o yüzden. gözlerinin altında uzanmakta olan halkalara baktı, gözleri çökecekti daha. kazayakları yeredecekti o göz çukurlarında. şimdilik sadece gülüşlerin izleri vardı çizgi çizgi, yorgunluğun izleri koyuydu hep. ağır olan şeyler nedense koyu olurdu zaten. koyu renk, kadife perdelerin arasından dökülen canlı bir günışığı bile yorgun gelirdi ya insana. öyle bir şey işte. yoğunluğun getirdiği yorgunluk. bilemiyordu. aslında canı günlük yazısı da yazmak istemiyordu ama günlük yazmak yaşamla olan bağını bir anlamda daha gerçek kılmasına yardımcı olan bir şeydi. o yüzden yeniden yerine oturdu, fincanda durmakta olan kahvesinden bir yudum daha aldı. bir sigara daha yaktı. duman halka halka yayıldı. açık camdan, yandaki okulun derslerinin başladığını bildiren kötü melodili zilin sesini duydu. demek dışarıda hayat vardı. hatta o zilin gerisinde, dışarıda olan bir istanbul da vardı. söyleyince çok güzel bir şehir ismi: i s t a n b u l. destansı bir isim. bundan ötürü de yaşayınca bulamadığın bir kent. ah, büyük kelimelerin zavallı kaderi! o, kendisini kente kapatmıştı. artık bulası gelmiyordu. oysa şimdi eminönü vapuru'nda olsa, kolunun altına gazetesini alsa, o gazeteyi her zamanki gibi tam anlamıyla okumasa, bir çay söylese, çaycının yıllardır aynı adam olduğunu düşünse, vapur mendireğin ötesinden güçlü bir rüzgarı arkasına alıp onu karmakarışık sirkeci meydanı'na bıraksa... meydanın ortasında, mahşeri kalabalığın tepesinde, üst geçidin üstünde atkısını düzeltirken bir kış melodisi aklına takılsa da göklere baksa, nur-u osmaniye taraflarına doğru aksa, kapalıçarşı'dan geçse, mahmutpaşa'dan aşağılara doğru kendini bıraksa. nüfus cüzdanında ay ve yıldız olan o diğer insanların arasına karışsa. onların nerelere gittiğini düşünse, nerelerden geldiklerini tahmin etmeye çalışsa, sonra kendisinin nereye gideceğini bilse... hemen bilse de gitse. bitse de gitse ya da başlasa da zamanında orada olsa. ah, neler oluyor hayatta? neler oluyordu şu hayatta? şu anda eminönü'nde, sirkeci'de, mahmutpaşa'da? of, kalıbını basar ki, esnaf yine kendine özgü o umursamazlığındadır. yemin edebilir ki, insanlar gene o korkunç kentsizliklerinin telaşındadır. ve kediler, ah kediler. sokaklar boyunca vâkur ve serseridir, belki bir tek onlar bu işin sırrını yakalamıştır. ama, bir özü kavramak neden bu denli zordur? mesela, şimdi o, bir sözü alsa öze boyasa. özle sözcük tutar mı? rengi yakışır mı? bu pasta cila ne kadar dayanıklı? hiş, usta. usta, beni anlamdırsana.

ç o k d e r i n b i r n e f e s

devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder