
dilin düş evreninden tek bir sözcük yetebilir aşkın doğumuna.
milan kundera
gecedeyim, yeniden bir geceyim. camın kenarında fırtına var. bir kar soğuğunu bekliyor. ne de olsa mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır. yaktırır, maktırır, kaktırır. biraz canım sıkılıyor bu gece. o yüzden paranoid düşüncelerim aniden vitesi dörde taktı bir ara. iki gündür biraz sıkkınım, ondan olsa gerek.
b.'nin başına gelen canımı sıktı, e.'nin başına gelen zaten sıkmaktaydı, y.'nin başına gelenden sözetmeye gerek yok ve senin başına gelen de pişmiş tavuğun başına gelmedi bir de!.. off ki off... yani, herkesin hayatında bir karmaşa, ama sanki bir ben popomun üstünde falan filan. poposunun üstünde bir ben, bir de varoluş ağrıları, kimliksizlik, mesleksizlik eşliğinde diplomalı belirsizliğin eşlik ettiği idealizmden faşizme doğru kaymalar gösteren yersiz asabiyet hallerim... fena yani, ama allahtan aklımda bir cümleler bin cümleler, beni binbirkere öpüp koklayıp rahatlatan... dilin düş evreninden bir tek sözcük yeterliyken: bir sürü, yıldızlar kadar çok cümle... yıldızlar kadar çok olunca geliveren bir korkusuzluk da hafiften güzel filizini vermekte içimde... yani, penceremde kar soğuğu, yakınımda adeta bir fırtına bulutu. amma, içim yazlanmakta bu ayazların ilerisinde... daldan kiraz koparıp kulağıma küpe yapıyorum sanki de böyle serin serin sallanıyor boynuma değe değe ve biz yaz bahçelerinde geziniyoruz. su kenarlarına iniyoruz. taze naneler bitmiş oluyor. tam zamanı bir bahar, bir cümbüş, bir hareket, bir vız vız arı. taşların arasından fışkırmış bir deli yeşillik, bir toprak kokusu. yaşamın en yaratıcı hali, yeniden doğmanın sevinci! ve ben, seni alıyorum vadiye götürüyorum. sen beni bir sütunun altında öpüyorsun. ardından gümüş topuklarımızın ucuna basa basa iniyoruz eski ovalara. eski ovaların eski dili de alfagamaepsilon. elbette, bizimkisi de abece. öyle bir abece ki, nasıl anlaşıyorsak hani her şekilde, işte öyle bir mükemmel, işte öyle bir dilin dilimde... önce menderesler, sonra çağlayanlar, ve çakıl taşları, şunlar işte kaçışan balıklar... ve tüm bunlar, olanlar, bitenler, bu düşsel uçuşlar, hissedilenler, yaşanılanlar anlattığımdan ve anlatabileceğimden her zaman daha çok ve daha gerçek olacaklar. zaten bu yüzden, burada anlatıldılar ve böylelikle bayan ç.'ye özgü, alışageldiğimiz türde bir günlük ruh azabı yazısının daha antidotu oldular. bu yazının belkemiğini sardılar ve ona sıkı sıkı sarıldılar. az sonra da, uyurken yine, yeniden göreceğim en en en güzel düş olarak beni alacaklar, üstümü örtecekler, kulağıma güzel şeyler fısıldayacaklar...
b.'nin başına gelen canımı sıktı, e.'nin başına gelen zaten sıkmaktaydı, y.'nin başına gelenden sözetmeye gerek yok ve senin başına gelen de pişmiş tavuğun başına gelmedi bir de!.. off ki off... yani, herkesin hayatında bir karmaşa, ama sanki bir ben popomun üstünde falan filan. poposunun üstünde bir ben, bir de varoluş ağrıları, kimliksizlik, mesleksizlik eşliğinde diplomalı belirsizliğin eşlik ettiği idealizmden faşizme doğru kaymalar gösteren yersiz asabiyet hallerim... fena yani, ama allahtan aklımda bir cümleler bin cümleler, beni binbirkere öpüp koklayıp rahatlatan... dilin düş evreninden bir tek sözcük yeterliyken: bir sürü, yıldızlar kadar çok cümle... yıldızlar kadar çok olunca geliveren bir korkusuzluk da hafiften güzel filizini vermekte içimde... yani, penceremde kar soğuğu, yakınımda adeta bir fırtına bulutu. amma, içim yazlanmakta bu ayazların ilerisinde... daldan kiraz koparıp kulağıma küpe yapıyorum sanki de böyle serin serin sallanıyor boynuma değe değe ve biz yaz bahçelerinde geziniyoruz. su kenarlarına iniyoruz. taze naneler bitmiş oluyor. tam zamanı bir bahar, bir cümbüş, bir hareket, bir vız vız arı. taşların arasından fışkırmış bir deli yeşillik, bir toprak kokusu. yaşamın en yaratıcı hali, yeniden doğmanın sevinci! ve ben, seni alıyorum vadiye götürüyorum. sen beni bir sütunun altında öpüyorsun. ardından gümüş topuklarımızın ucuna basa basa iniyoruz eski ovalara. eski ovaların eski dili de alfagamaepsilon. elbette, bizimkisi de abece. öyle bir abece ki, nasıl anlaşıyorsak hani her şekilde, işte öyle bir mükemmel, işte öyle bir dilin dilimde... önce menderesler, sonra çağlayanlar, ve çakıl taşları, şunlar işte kaçışan balıklar... ve tüm bunlar, olanlar, bitenler, bu düşsel uçuşlar, hissedilenler, yaşanılanlar anlattığımdan ve anlatabileceğimden her zaman daha çok ve daha gerçek olacaklar. zaten bu yüzden, burada anlatıldılar ve böylelikle bayan ç.'ye özgü, alışageldiğimiz türde bir günlük ruh azabı yazısının daha antidotu oldular. bu yazının belkemiğini sardılar ve ona sıkı sıkı sarıldılar. az sonra da, uyurken yine, yeniden göreceğim en en en güzel düş olarak beni alacaklar, üstümü örtecekler, kulağıma güzel şeyler fısıldayacaklar...
Canım sıkkındı biraz Ç.Hanım. Malum nekahat devresindeyim, o devrelerde insanın canı biraz sıkkın oluyor. Ama bu yazı bana çok iyi geldi, çok sevdim kendisini. Gülümsediğimden yine, yazayım dedim :)
YanıtlaSilçok teşekkür ederim. :)
YanıtlaSilbeni de iyi etti yazarken bu yazı. bahar gelsin, yaz gelsin artık!...