01 Temmuz 2007

Başka

sabah uyanırdım, camları açardım. yatağı toplardım; üstünde kediler olan ucuz bir nevresim kılıfı vardı. arkadaşım okula gitmiş olurdu. içeriye sarı bir ışık dolardı. sarı çeşme sokağındaydık. kalkardım apartman ışıklığına bakan mutfağa giderdim. yüksek tavanlarına bakardım mutfağın, su ısınırdı, kaynayınca da seslenirdi: tık.

n. kentindeydim. denizin dışarıda güzel türküler söylediğini düşünürdüm. granül kahveyi fincanıma dökerdim. fincanın üstünde "choc" yazardı, sırı kırık kırık olmuştu. çok eski, çok bilinmeyen, hem de çok tanıdık ve yeni bir fincandı. sonra birisi bulaşık yıkarken kırıldı. bulaşığı o gün kimin yıkadığını anımsamıyorum. onu kim kırdıysa, artık o kişiyi suçlamıyorum.

ben nadiren bulaşık yıkardım. genelde yemek yapardım. yalan tarihimde de bulaşık yıkamayı sevmiyor, ve aslında sadece seyahat etmekten hoşlanıyordum. ve pek de iyi tanımadığım mutfaklarda sabahları kahve içebilme hazzını yaşamış olabilmem de bundan ileri geliyordu. değişik garların, değişik güneşleri aklımdaki en parlak tutkuları ışıklandırırdı. tren gelirdi, binerdim. günün akşamına bambaşka bir kentin gecesiyle başlardım, sabahına bambaşka bir mutfakla devam ederdim. bir zamanlar, aydınlık ve ılık bir günün sonrasında trenle vardığım l. kentinde kar yağıyordu. bazen sadece vakit değişmez, hava da değişirdi...

l. kentindeki mutfak küçücüktü. kışın, pencere kenarlarından soğuk girer, kalorifer peteği çalışmaz, hep buz gibi olurdu. yazın da güneşe baktığı için cehennem gibi yanar, elektirikli ocak içerisinin ısısını daha da arttırırdı. o mutfakta yemek yapmayı sevmezdim, gerçi n. şehrinde de yemek yapmayı sevmiyordum. genel olarak f. ülkesinde pişirdiğim herşey çok yavan gelirdi. ve hatırlıyorum da, a. ülkesindekiler de çok kötüydüler. belki de, ben sadece yabancı mutfaklarda oturup kahve içme eyleminin hürriyetinin güzelliğine kanmıştım. yemek pişirmek mutfağı kendi alanım olarak tanımlamak için verdiğim bir ödündü. mutfakta hayal kurabilirdim. seyahat ederdim: tren benim mutfağıma gelirdi. hareket amiri düdüğünü çalardı. giderdim. kahvenin üstünde yağlı bir tabaka oluşmuş olurdu ben geri döndüğümde, herşey soğumuş. zaman hep geçerdi. geçebilirdi. buna hem benim, hem de zamanın hakkı vardı. şimdi ikimizin de yok. ya da ben öyle sanıyorum.

bir keresinde, bir trenin kişisel yükler için ayrılmış kompartımanında seyahat etmiştim. kapısında bisiklet resmi olsa, burada daha çok büyük bavullar vardı. ben de onların arasında, yerde uyumuştum. zemin metaldi. üstümde kırmızı pardesüm... m. şehrine varmak üzereyken gözlerimi açtığımda etrafımın benim gibi insancıklarla çevrildiğini görmüştüm. bilmediğim bir dilde birbirleriyle konuşuyorlar ve gülümsüyorlardı.

ben:
a) bilmediğim dilleri severdim.
b) bilmediğim dillerin konuşulması kendimi güvensiz hissetmeme neden olsa; severdim.
c) bilmediğim bir dilin konuşulduğu bir yerde olmanın verdiği derin huzur ve seyahat aşkı güvensiz yönümün üstüne çıkar; onu ezerdi.
d) hepsi

nedense, o zamanlar hayatta ne varsa hepsini isterdim. açtım, doymak da istemezdim. fırından iki ekmek alıp, onları zeytinyağına banıp yerdim. zeytinyağı yemyeşil ve kızoğlankız olurdu. gözlerimi kapatırdım. geç kahvaltım sonrasında mutfakta otururken gezmelere çıkardım. gözlerimi kapatırdım; içlerinden raylar akardı. en büyük hayalim belki de bir kaşif olmaktı. ama ben zaten hiç bir hayalimi gerçekleştiremedim. her şey kırıldı. uzun zamandan beri hayallere inanmıyorum, sadece hayal kuruyorum ve kuşku ediyorum ki, kendim de bir hayalden mamulüm: bir başkasının gördüğü bir düşün bir kahramanı. sonra bir başkasının gördüğü bir düşün kahramanıyla tanışıyorlar. akıyoruz. raylar gibi. hep böyle oluyor. yeniden, sonsuz yinelenen bir rüya. antrakt yok. mola yok. sadece film kopuyor ya da bir şeyler raydan çıkıyor arada. çünkü makinist yorgun, tanrı daha da yorgun. karanfiller başlarını eğiyor. uykuya dönüyor ortalık. düşten uyanma vakti geldiğinde, yattığımız uyku bizi kendi kurduğu gerçeklikle avutuyor: aynı çoğunu gerçekmiş diye avutan, benim düş olarak bilmeye inat edeceğim bu an gibi. yani aslında daha önce de dediğim gibi: bir başkasının düşüyüm ben. öyle birisi, başka mutfaklarda oturmayı bilen. yalnız ve kaygılı kahve içen. hep başka kentlere giden başka trenlere binen. seyahat etmek için her ödünü veren.

2 yorum:

  1. bugun annemle konusurken okudugum sehirde ev tutma bahsi acildiginda, annem hangi esyalarin oradan alinacaginin listesini yapiyordu aklindan. bense penceresinden yuksekce binalarin gorundugu mutfakta ekmegi zeytinyagina batirip yedigimi hayal ettim; yazini iki gun once okumustum.

    YanıtlaSil
  2. teşekkür ederim...

    iyi ki okudun ve düşündün ya da hayal ettin bunun üzerine. arada sen gelip bir şeyler yazınca iyi bir yer oluyor burası.

    YanıtlaSil