15 Ocak 2008

Om

hayata tutunmanın mantıksızlığını çözdüğü halde, hayata tam da kürek kemiğinden tutunanlara özgü, o bilindik halimle duruyordum bu sabah. kafamdaki kırıkla, darbeyle ya da o hasarla mesuttum.

nakkaştepe'den köprü'ye çıkıyorduk ve istanbul'un yeniden istanbul'a benzediği günlerden biriydi. çıplak ağaçlar benziyordu en çok ona. gri gök altındaki arabalar ve arabalardaki bizler yabancıydık. neyse ki, ben daha önce de görmüştüm kentin kalbinin, insan zihninin bir yerinden, nasıl da böyle dolu dolu, kendisi olarak konuştuğunu... yine böyle bir anda, bir zamanda, istanbul benim için kendisi olmuştu. sanki en çok konuştuğum insandı. vapurlarına çok bindim. barlarında çok içtim. beşiktaş'ında çok yürüdüm, kahvelerinde çok oturdum. sinemalarına bolca gittim. kendimi ihmal ettim, onu ihmal etmedim. sardalyalar kızarttım. rakıları konuşturdum, rokaları ıslattım.

yabancı zamanlardı.
bana yakın. hayata karşı yabancı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder