25 Eylül 2008

Taksi

13 yaşımda, dağ köyleri ve ova köyleri arasındaki tuhaf kıvrımlı yollarda bir kere gidip gelmek dışında, hayatımda hiç araba kullanmadım. bu tecrübemde de, ilkin gayet başarılıyken, o menderesli yolda aniden karşıma çıkan bir dolmuştan zor kaçmıştım: yanımda oturan eniştem direksiyonu nasıl birden çevirdi, benim oturduğum yere nasıl öyle ulaştı, o nasıl bir refleksti hala anlam veremem.

hayatımın, istanbul'da toplu taşıma araçlara binmek zorunda olmaktan artık iyice daraldığım şu son zamanlarında genelde taksiye binmeyi tercih eden bir kişi oldum. kıçımın kalkıklığından ya da çok param olduğundan değil. öncelikle, maslak yüzünden...

maslak tıklımtıkış minibüsleri, binilemeyen otobüsleri, dinmeyen trafiği, ayazı, çamuru, üst geçitte ağzımı yüzümü dağıtan rüzgarı, arı kovanı gibi gökdelenleri, iğrenç öğle yemekleri, bilim ilaç fabrikasının kokusu ile beni ezdi ve geçti. otobüse, minibüse bir sun plaza'nın yanındaki cami yolunda duran ineğe -başlarda onu maslak sistemine onurluca direnen bir başkaldırı sembolü olarak tanımlamıştım- tahammülüm kalmadı.

minibüscülerin kornasına, otobüsteki ıslak palto kokusuna ve tıklımtıkış durmaya tahammül edemiyordum artık. metroya, tramvaya binebiliyordum, deniz araçları da problem değildi ama araç trafiğinin içinde hareket etmeye çalışan ve olduğu yere çakılan otobüsler ve minibüslere binemiyordum... hele ki, halk otobüslerinden nefret ediyordum.

(antr parantez,
"halk otobüsü" diye bir şeyin olmasını benim kafam almıyor. bir kısım mafyatik olduğunu tahmin ettiğim adamın, belediyecilik oynayan diğer adamlara ihalede para yedirerek şehirde otobüs işletmesi fikrinden hoşlanmıyorum. bir de buna "halk"a ait izlenimi vermeyi kafam basmıyor. bunu hizmet olarak sunanın alnını karışlamak istiyorum. halk otobüslerinin her durakta durmasına ve beklemesine dayanamıyorum. ayrıca otobüste para toplamak için kendisine garip bir yer ayrılmış bir adamın orada oturması da çok manasız. böyle saçma bir görüntü yok...
kapa canım parantezi. mersi.)

peki, madem bu kadar canım yanmış toplu taşınamama tecrübelerinden; o zaman ne yapalım? çözüm basit: taksiye binelim. neler gerekli? birincisi para var. ha, ama para olması yeterli paranın bilinçli tüketilmesi adına yeterli değil. yolları da bilmen lazım. ben yaşama ve çalışma alanlarım içinde bulunan istanbul yollarını iyi bilirim. ayrıca, her iki havalimanından hem toplu taşıma aracı kullanarak, hem de gerizekalı bir taksici ile bile eve ya da işe gelmeyi becerebilirim. benim istanbul'un sınırları yeşilköy havalimanı ve uğur mumcu mahallesi'ne kadardır ve bu bölgelere anadolu yakasında ümraniye belediyesi sınırları içinde hakimimdir, bir tek kavacık tarafları ise bilgim dışındadır. bununla gurur duyarım. çünkü zaman içinde anladım ki, çok zayıf sandığım yer yön duygum fena değilmiş esasen. insanın kendisi ile ilgili berbat sandığı bi'şeyin, bi'yandan bakınca o kadar da rezalet olmadığını görünce kendisini iyi hissediyor; bir de arada paraları saçıp taksiye binebiliyor. eee, daha ne?

dahası şu:

iki hafta falan önce sabah işe gitmek üzere evden çıktım. evde kahve içtiğimi anımsıyorum, bir de havanın bulutlu olduğunu. hah, bir de, şu kapşonlu ceketimi giymiştim, evet, nefti olan... ne diyordum?

çıktım. karşıya geçtim. baktım caddeden aşağıya taksi geliyor. binmeyecektim ama hafiften geç kalıyordum, durdurdum... bindim: "kabataş" dedim. ne de olsa, sabahları bizi alan şöför kaza yaptığı ve o sabah gelmediği için bir kısım yol gideri alabiliyordum... keyifle yolları izlemeye koyuldum.

köprüye çıkana kadar şöför konuşmadı. herşey muhteşemdi. ama köprüde trafik açılıp avrupa yakasına adım attığımız ilk 10 dakinanın sonunda, birden döndü bana ve şöyle dedi: "abla, sence neden bazı erkekler saçlarını uzatıyor?"

sabahın köründe böyle bir soru ile karşılaşmak afallatıcıydı. dondum kaldım.

"moda herhalde..." diyebildim ve daha fazla soru sormaması için dua etmeye başladım ki, ikinci soru geldi.

"abla, ben sürekli kornaya basıyorum diye kızmıyon di mi bana?"

daha önce belirtme gereği duymadım ama tüm istanbul şöförleri gibi bu arkadaşımızın da gereksiz ve kötü trafik alışkanlıkları vardı. saçmasapan bir şekilde arabaların diplerine kadar giriyor, sonra da ilerlesinler diye kornaya basıyordu. trafiği sıkıştırıp, ortamı geren manyaklardandı. bu yüzden ikinci sorusuna yanıtım şöyle oldu:

"doğrusu ona kızacak kişi ben değilim. siz bugüne pek iyi başlamadınız herhalde..."

bunu duyan şöför bir anda, bak ne güzel dedin dercesine bana baktı.

"abla, bazı insanların nefesi çok ağır oluyo biliyon mu?" diye de cevap verdi.

ben tam o sırada muhitime gelmiştim. parayı uzatırken, "anlamadım?" diye kalıverdim. hemen döküldü: sabah bir kadın binmiş arabaya. çok uykusu varmış. bizimkinin de uykusunu getirmiş. miş. miş. miş.

"hayırlı işler..." dedim. gitti. ben de başlayacağım burjuvalığıma diye kendime küfrettim ve ofise gittim.

bu ve bundan ertesi gün gerçekleşen taksi macerası -lut'u lanetlemek için allah'ın "aydis illeti"ni indirdiğini; çünkü lut'un gomore isimli homoseksüel bir arkadaşının olduğunu gayet kendine inananarak iddia eden şöförle "ramazan special" yaşadığımız bu macerayı kısmetse daha sonra paylaşacağım.- akabinde taksiye daha az binmeye karar verdim...

1 yorum:

  1. tarih 25 eylül'ü gösteriyor; ama ben az önce okuyabildim yazını. keşke daha uzun olsaydı dedim, öyle özlemişim ki.

    YanıtlaSil