06 Mayıs 2009

Bildungsroman

"Do you want me to tell you something really subversive? Love is everything it's cracked up to be. That's why people are so cynical about it. It really is worth fighting for, being brave for, risking everything for. And the trouble is, if you don't risk anything, you risk even more.”
Erica Jong

"bu aralar çok ama çok sürmenaj.

aynı zamanda merkür yeniden düşüyor ve kelimelerim tüm yapraklarını döküyorlar. oysa dışarıda bahar var. bahar ve deniz, elbette çarşının hepimize her dem eşlik eden karşı uğultusu, öğlen molasının dayanılmaz hafifliğinde sevdiğim arkadaşlarım ile "kendi"me benzeyen birisi olarak yaptığım konuşmalar sayesinde akıp geçen günlerimiz. bahar ya, sigaralar daha sık telleniyor terasta. bir espri, iki laf, sonra üç cümle ve kahkahalar... ardından sokak sesleri: "tamirci muslukçu." ve j. hep soruyor bunu unutup: "ne diyor?"

her defasında, gökyüzüne dumanlı nefesimi üfleyip, hecelercesine 'ta-mir-ci-mus-luk-çu' diye yanıtlıyorum. genellikle de 'kaset geldi mi?' ya da 'kaset gönderildi mi?' diye ekliyorum...

yarın, küçük şeytan da ziyarete gelecek. "10 zilyon dolar nakit" der belki o da. sonra da bir dizi toplantı olur; ertesinde de akşam.

akşam yani beklenilen küçük zamanın kısa anları.

küçük şeytanlar, zorlu azizler, altın saçlarına kırlar düşmüş çakal tüccarlar kente bizi ziyarete geldiğinde içgerginliklerden topak olan ruhlarımızı alkolle açmaya yeltenmek çok da kötü bir fikir değil.

bunun neticesinde sarhoş olup, ellerimi çalıştırmak, aklımı akıtmak zorunda olduğum şu saatlere aslında hiç ama hiç değer vermediğimi kendi uğultularımı o saatlerde uyuyan çarşılarınkilere katarak itiraf edebilirim... bir de şu dünyada sendelemeyi hiç sevmediğimi, haydarpaşa garı'ndan, taksim meydanı'na kadar bir çok yerde bu sendelemeler yüzünden nasıl da yere kapaklandığımı, kafamın içinde hayali dünya haritaları ile gezdiğimi, bundan dolayı bir çok şeyin ve en çok da 'gerçeğin' ta kendisinin nasıl da 'gerçekdışı' geldiğini anlatabilirim. tüm düşüşlerimin beni 'gerçek' ve 'somut' olan dünyaya inanmam gerektiğini kafama kakan bir 'matematik' ile kusursuzca planlandığına dair olan çıkarımımdan ve özümün aslında delicesine inandığı bir takım mevhumlardan da detayları ile bahsedebilirim. hatta, içimdeki oçokderinkaranlıknoktada 'uçmak'tan aslında korkttuğumu, psikanalizin insanı nasıl da daha derinden delirtebileceğini de konu ederim belki.

yıllardır sabah kahvelerinde bulduğum, gecelerde kaybettiğim yüzümü, lavabo kenarlarında düzenle değiştirdiğim çehremi, Dünyevi Zevkler Bahçesi'ne uzun uzun baktığım müzenin Dünya dediğimiz gezegende yeralan "betonbahçe"sinde durup sigara içtiğim biricik an ile kamaştırıp, o anın içinde duyduğum yekpare yalnızlığın muhteşem hüznüyle kendimce 'aydınlanma' yaşayıp, 'büyüme'nin kişinin o az önce tanımladığım tekbaşınalıkta 'mutlu' olması anlamına geldiğini 'birdenbire' öğrenmesinin şaşkınlığına da değinebilirim. belki de, 'özlemeyi' nasıl kaybettiğimi ve nasıl yeniden bulup, yeniden kaybetmeyi tercih ettiğimi de kendime izah ettirebilirim.

ama yapmayacağım. kendi içimde bulduklarıma gömülmeyecek, cellatlığımı yahut başka kusurlarımı düşünmeyecek, insanlara ve gözlerine bakacağım keskinkuzguni...

gizli çılgınlığım artık böyle parlayacak.
sanırım hepsi ama hepsi yazılmasa bile 'roman' olacak."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder