
Fakültenin bahçesinde oturuyoruz. Aylardan Kasım. Bahçeyle, içerisinin ısısı arasında ciddi bir fark var: içerisi daha soğuk; taş bina, yüksek tavanlar, Alman ekolü efendim... Sedat Hakkı Beyefendiyle, Emin Onat işi... Oturuyoruz ve kantin çayı içiyoruz bozbulanık. "Bilmemne Kuramına Giriş" dersi gibi bir ders var muhtemelen. Dört kat çıkmaya üşeniyoruz, üşümeye üşeniyoruz, hocanın anlattıkları gerçekten bir anlam ifade etmediği için o dersi dinlemeye de üşeniyoruz belki... Kendi çapımızda "dekonstrüksiyon" yapıyoruz orada oturup. Birazdan kalkacağız... "Meslek hastalığı"mız olan analizleme, ayrıntılama, anlamı anlamından ayırıp yeni bir "lexicon" yaratma izinde saçmasapan bir muhabbet ediyoruz ama henüz... Gülüyoruz.
Yasmin, "Edward Yazını" dersinde bir not tutmaya çalışmış mesela. Sonra da ucunu getirememiş...
Not bir şiir hakkında. Rosetti'nin Jenny'si. Defterine yazdığı tek şey şu olmuş: "The poem, Jenny is about a prostitude."

Ah, not tutmayı hiç beceremeyenlerdeniz efendim. Bizim bölümde, dillerini dışarı çıkara çıkara hocanın her dediğini yazan insanlar var. Onlardan değiliz. Olamıyoruz. Dikkat eksikliği var bizde. O not tutmayı başarabilen insanları küçümsemiyoruz, kıskanmıyoruz; yanlış anlaşılmasın. Biz bahçede not tutuyoruz; hayat defterine alınmış ufak notlar. Az ve öz: anlamı özünden gelen. Büfe Nostalji serisi bu notlardan çıkıyor böylece.
Bulaşık suyu kalitesinde kantin çayı servisimiz var bugün. Bir de okulun iç avlusunda duran bankta oturan dört kız.
Henüz Kasım yağmurları başlamamış. O çayın içinde biraz cep kanyağı var. Keyif öylesine işte. Rahatsızlığın içine uydurduğumuz bir keyif. Mezun olunca ne olacağımız zaten belli değil... Biliyoruz bunu. Hem, bakınız şimdi "olduk". Mezunuz. Ama ben bahçeyi yazıyorum. Diğerleri de hatırlıyor. Kantin çayı ve Tekel ucuz cep kanyağının tadında... Ve Ebru'nun sesi kulağımda çınlıyor, iki üç hafta öncesinde söylediği bir cümle: "Siz romantizm için canınızı verirsiniz..." Kendisi modernist..?.. Öyle misiniz Ebru Hanım? Ve biz verir miyiz canımızı romantizm için?... Sabahleyin iskelede buluştuğumuzda atkılarımızın renginden tanırız biz birbirimizi; bu da mı romantik? Ama, bahçede oturuyoruz. Gri atkım var. Gri mantom. Ebru'nun gökkuşağı atkısı. Ayşegül'ün mor mantosu, mor kaşkolu. Yasmin'in kırçıllı, tüvit mantosuna eşlik eden sarman kedi sarısı atkısı...Bahçede ağaçlar kel değil. Kasım ama... Mevsimler mi değişti nedir? Şimdi ne bu dışarıdaki soğuk?
Burası soğuk değil şimdi. Şimdi Büfe Nostalji. Bu yüzden "Çok Shamelasın Ç.ciğim," derler bana bizimkiler. Bahçedeyiz hala... Dibi delik, tepesi delik "Jenny"lerimle otururum, çaylı kanyak içerim... Mevsimler değişir ya da değişmez. Ayşegül "Offf," der. Yasmin susar. Ebru gözlerini yukarı kaldırır. Gökyüzünde bir bankta oturuyoruzdur. Okul bahçesi gibi gözüken bir boşlukta, bir göğün iç avlusunda. Yıpranmış mermer merdivenleriyle garip bir hüznü ve karanlığı barındıran okulu sevmem aslında, sevmeyiz. Sadece otururuz orada. Okul, fakülte gibi gözüken ama öyle olmayan bir yerin bir kısmında birer 03240 kodlu "şey"izdir esasen. Kodlarımızı kırarız ama bazen oturdukça üşengeç üşengeç ve nedense gülümseriz, güleriz...
Gülümserdik. Gülerdik. Şimdi dudağımın kıvrıldığı an kadar görünür, içten.
Haydi! Aman ya! Ağzımızın içinde kahkaha sakız bizim aslında! Balon yapalım ondan da; patlatalım bir daha...
0324 parti no'lu epey bir insandık evet.
YanıtlaSilşimdi aylardan yine kasım, bahçe yine içerden daha sıcak. kantin çayı hala bulanık. (ben hala bahçedeyim, ordan biliyorum)
hep soğuk orası. hep. nasıl bir yerdir anlayamadım gitti...
YanıtlaSil