19 Şubat 2006

Bilinçli Mutluluk

"Düşünen insan mutlu olamaz," derler. Bu cümle ne kadar doğrudur diye düşünüyorum. Acaba bu cümle mutlu olmayı beceremeyenlerin, kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesi halinden mi kaynaklanıyor?

Bilinçli mutluluk var mıdır? Farkında olduğun zaman elinden kaçan, kaçmasa da büyüsü bozulan bir şey midir mutluluk? İyimserlik midir? İyimserliğin getirdiği avuntu mudur yoksa? Yanıtını bilemediğim sorular bunlar hep.

Yaşanılan nevroz çağında kim ne kadar mutlu olabilir? Bir derecesi var mıdır bunun? Yoksa bir şeylerden, bunların azlığından ya da çokluğundan dolayı gelen/giden, artan ya da azalan, özetle bir muhasebeyi, bir girdi-çıktı zincirini izleyen bir şey midir?

Hiç bir fikrim yok. Mutlu da oldum, mutsuz da oldum hayatımda. Tecrübe ettiğimiz duyguların nelerden oluştuğunu, neler içerdiğini az ya da çok, daha çok yüzeysel olarak ortaya koyabiliriz. Derinlemesine incelemeye çalıştığımızda da anlamını yitirir, onlara yabancılaşırız. Bir çok şeyin kaderi budur benim hayatımda. Bir şeyin üstüne çok düşünürsem, o şey her ne kadar güzel olsa da onu mahvederim. Belki de "Düşünen, insan mutlu olamaz," cümlesi devam etmeliydi şöyle: "Düşünen insan mutlu olamaz çünkü, onun ıcığını cıcığını çıkartır, irdeler, eleştirir ama gene de yanıt bulamadığı için herşeyi rezil ettiğiyle kalır." Pandora'dan Havva'ya değin bu izlek vardır aslen. Bunu ataerkil dinlerin kadını meraklı ve kötücül bir yaratık olarak görmesiyle açıklar kimileri. Sorguladıkça, merak ettikçe bir şeyler rezil olur, bir kıyamet kopar, işin içine şeytan karışır.

Kadın ya da erkek olalım farketmez aslında. Bu bizim doğamızda vardır. Sordukça, sorguladıkça, bunu devamlı yaptıkça yabancı oluruz, o şey bize yabancı gelir. Çünkü, kendi içimizde ona yüklediğimiz değerler bambaşkadır genelde. İrdelediğimiz şey, kendi duygumuz olduğu zaman da nesnelliğin sınırlarını zorlar, zorla yabancı kılarız kendimizi. Bundan dolayı "bilinçli mutluluk" kavramı bir insan için, edinilmesi çok zor bir şeydir bana göre. İnanılmaz bir olgunluk, tecrübe ve süperegoyu susturacak denli kendine güvenen bir ego gerektirir. Ha, tabii, görmeden, görmezden gelerek, vurdumduymazlık ederek yaşamımızı da sürdürebilir ve "mutlu" olabiliriz. Bunun üstüne "iyimserlik" çeşnisinden döküp daha da güçlendirebiliriz bu hissi... Ya da belki, bu yüzyılda bile sağlıklı insanlar ve onların son derece sağlıklı çevreleri vardır; kendilerini herşeyden koruyan ve "mutluluk"larını yücelten gerçek ve doğru "iyimser"ler, rol yapmayanlar belki hala mevcuttur. Görmezden gelmeden, görerek mutlu olabiliyordur belki bu kişiler. Vurdumduymazlık yapmadan, gerçekten duyarlı ve düşünen insanlar olarak mutlulardır, doyumları vardır. Bu doyumu da ona buna saldırmadan, yani işkolik olmadan, alkolik vesaire olmadan, dengeli ve düzeyli hayatlar yaşayarak sağlıyorlardır gerçekten de. Kendilerinden - memnuniyet hissini gerçekten hakkederek- memnunlardır, vicdanlarını kör etmeden huzurlulardır, rahatlardır. Ben böyle birisini hiç tanımadım. Bu yazıya, onlardan bir tanesi denk gelirse, bir yanıt yazsın ve bunun nasıl olduğunu söylesin bana; rica ediyorum...

Nasıl hastalanmıyor ruhları, nasıl berrak kalıyorlar? Nasıl oluyor?

2 yorum:

  1. "onlardan" bulunmadığını düşündüğüm için ben yazıvereyim iki satır dedim. bu benim de oldukça kafa yorduğum bir konu. "cehalet mutluluktur" kanımca, saf mutluluğun yolunun saf cehaletten geçtiğini düşünüyorum, saf cehalet yoksa, mutluluk ara ara civarda bulunabilir, ama kalıcı olamaz gibi geliyor. bir kaç ay önce cehaletin mutluluk olduğu yönündeki inatlaşmam sonucu bir kaç blog gevelemiştim, mutlu olmak için zeitgeist'ın çok uzağında olmak gerektiği, 'olan'ın bakılsa da görülmemesi gerektiğine dair. aptal olmak değil belki, ama "bilmez" olmak lazım mutlu olabilmek için.
    şimdilerde daha da keskinleşti bu görüşüm. ancak ömründe hiç şehir görmemiş, birey olma bilinci olsa bile, dışarıya tamamen kapalı otarşik bir yaşam sürdüren bir insan mutlu olabilir gibi geliyor bana. biz şehir insanlarının, burjavaların "olağan hayat akışı" saydığımız onun ya da bunun mücadelesinden, yok'luktan, yitirmekten, savaşlardan haberi olmayan bir insan olmalı.
    çok uzatmak istemiyorum, bir dokun bin ah işit oldu. :)
    son olarak, Iris Persica'dan bu hissiyata dair bir alıntı;
    "...içmeden önce çay üstüne o kadar çok konuşuyoruz ki çay soğuyup çay olma özelliğini yitiriyor. Yaşadıklarımız hakkında o kadar çok soru soruyoruz ki, hayat doğallığını yitirmeye başlıyor. Normal insanlar gibi kaderimize razı olup oturmayı, ağlamayı, sevinmeyi unutuyoruz. Hep bir "acabamız" var çünkü. Hikayenin başka tarafları var. Hikayenin korkunç ve güzel tarafları var."

    YanıtlaSil
  2. çok güzel bir yorum olmuş doli. ellerine sağlık, aklına sağlık. iris persica'nın yazdıklarına da bayıldım, kesinlikle çok doğru. ben bu kadar soru sormayı istememe rağmen devam ediyorum ve huzursuz kılan bir şey bu insanı.

    bu huyumdan ne zaman vazgeçerim bilemiyorum. vazgeçtiğimde dakikasında huzur mu dolar içime, nurlara mı bürünürüm muğlak! belki de varoluş biçimim budur, sormaktır, sorgulamak ve böyle ilerlemektir. memnun değilim bundan ama değişmesi zor sanırım bunun.

    işte, en azından kendim için sadece bunu söyleyebilirim. :)

    YanıtlaSil