27 Mart 2006

Nehir

Unutuşun gizemli nehriyle karşılaştım dün gece.
Unutulanların enkaz ya da unutulmayanların artık anı olmuş halleriyle orada, onun çevresinde dolandığını gördüm. İnsanlar, eşyalar, yerler...
O "benim" diyebileceğim herşey, benim uykumun ardında açılan perdenin gerisinde bambaşka bir uykuya dalmış ve bir hayalin içinde gözlerini açmışlardı. Bu hayalin buğusuna bulanmışlardı.
O kadar yoğundu ki, gözgözü görmüyordu.
Birden, "Hoşgeldin," dedi birisi. Bir adamdı.
Sislerin ortasında belirmişti. Yüzü yeryüzü kadar yaşlı, gözleri ise gökyüzü gibi genç ve geniş bir umutla yüklüydü: "Bugün sudan içmeyeceksin. Sadece ziyaret değil mi?"
Başımı salladım. Çılgın bir gülümsemesi vardı. Yüzündeki çizgiler deprem oluyormuşcasına hareketlendi birden... Çılgın gülümseyişin fayları kırıldı; çatlak bir kahkaha patladı:
"Daha vakit var. Vakit... Zaman değildir." dedi bir kayanın ucunda eğreti duran kum saatini işaret ederek. "Zaman kum saatidir. Siz de içindeki kum taneleri. Yani onu belirleyen minik parçacıklar...."
Bir iki adım attı etrafımda. Elleriyle basit bir hareket yaparak, o hiç kalkmayacakmış gibi gözüken, bizi kuşatan yoğun hayal sisini dağıttı. "Ziyaretçi!" diye bağırdı sözcüğü kuru bir öksürüğe karıştararak...
Şimdi ne yapacaktım ben peki? Bir ileri adım attım. Sonra yaşlı adama döndüm. Soracaktım.
Buna fırsat vermeden, "Ah! Sizi gidi vakitliler!" diye tıksırdı. "Vakitliler?" diye sordum başımı nehrin tarafından çekerek. Şaşırmıştım.
"Ölümlüler... Senin dilinle konuşmak lazım ama yanlış bir dili konuşuyorsun. Yanlış anlamları yanlış kelimelerin içine sokuyorsunuz... İyi dinle şimdi. Sen vakitlisin. Ben vakitsiz. 'İyi saatte olsunlar' diye tabir ettikleriniz vardır hani. Neden iyi saatte olsunlardır onlar? Vakitsizler ve doğaaltıdırlar. Sen şimdi 'doğaaltı'nı da anlamazsın ama. 'Doğaüstü' diyorsunuz siz. Oysa biz temeliyiz bu doğanın. Gözünüze görünmeyeniz. O gizemli işlerdeniz. Sizsiniz 'doğaüstü' olan. Gizemli şey örtüktür. Üstte olur mu hiç? Garip ve yanlış işte diliniz... Babil Kulesi'nden beri anlaşamadınız gitti. Bulaşmayacaktınız o işlere. Kule'nin vakti değildi oysa ki."
Anlamıştım ne demek istediğini. Ama gördüğüm rüyanın loşluğunda tam yerine oturtamamıştım. Ağzıma tıktığı asıl sorumu sordum: "Şimdi ne yapmalıyım ben peki?"
"Biraz bakmalısın." dedi basitçe. Sana bugünlük bu kadarı yeter. Sonra gene ziyaretçi olarak geleceksin zaten. Bazısı senin gibidir, hep gelir. Ehhh, senin gibi ziyarete gelebilen vakitliler olmadığı zaman oldukça sıkıcı olurdu benim için de. Sadece vaktini dolduranları görmekle geçmez bir sonsuzluk."
"Sonsuzluk ve vakit? Bu ikisi nasıl bir araya gelebilir peki?" diye sordum.
"Yaşlı bir ruh olmana rağmen fazlaca soruyorsun. Vakit, sonsuzluğu sizin için bölme şeklimiz bizim. Herşeyin bir vakti var. Evrende varolabilmeniz için, yaşama dönüştürdük biz onu. Yaşadığınız aralık sonsuzluğun içinde bir vakit. 'Bir vakitler erikler çiçek açarken... Mimozalar dalları basarken...' deki gibi o vakit işte. Yenilenen, yenilenen bitmeyen. Bitmemesi sonsuzluk. Çiçeğin açılması vakit. Yukarısı nasıl bu arada? Bunları konuşurken aklıma geldi."
Çok karışıktı bu söyledikleri bu defa. Sözcükleri hırıltılı ve dağınıktı. "Yukarıda, bahar gelmek üzere." dedim sadece. "En azından benim yaşadığım yerde."
"Ah, doğma vakti." diye yanıtladı. İçini çekti. Sonra sabırsızca: "Elini çabuk tut, ayağını denk al. Birazdan bir kaç vakitli gelecek. Daha onlarla işimiz var." diye ekledi.
Nehir oradaydı. Kıyısına gitmeye korkuyordum. Gene aklıma bir soru takıldı. Arkamı döndüm sormak için. Yaşlı adam görünürde yoktu. Adını da bilmiyordum ki çağırayım. İş başa düşmüştü. Kendim bulmalıydım aklımdaki sorunun yanıtını, kendim görmeliydim nehri. Yüzleşmeliydim.
Unutulanlar ve anıya dönüşmüş hayaletler usul usul hareket ediyorlardı. Görüyordum. Ayağım bir şeye çarpttı. Çok ama çok eskiden kaybettiğim eski, kırmızı kaplı bir defterdi bu. Tamamen unutmuştum. Almak için eğildim. Ellerim çamurla lekelendi...
Sanki bir gıcırtıyla açıldı kapağı. Umutla içine baktım. Kaybettiğim bir şeyi bulmanın heyecanı! Kalbim hızlı çarpmaya başlamıştı.
Boşunaydı ama. Defterin sayfalarındaki yazılar akmış, içerdiği herşey görünmez olmuştu. O anda "Burada kaybettiklerine kavuşamazsın..." diye bir fısıltı doldu kulaklarıma.
Su şırıltısına karıştı herşey. Nehir konuşmaya başlamıştı.
"Sen anlatabilir misin peki bunları?" diye sordum usulca. Durgun ama içinde girdapları barındıran suyunun geniş yüzünden cevap verdi: "Sadece hatırladıklarını anımsatabilirim."
Ya hatırlamadıklarım? Onlar ne olacaktı?
"Hiç bir şey yapamayız başka... Ne yapabiliriz ki? Burası unutuşun yeri. Vakit dolunca içime çekeceğim 'benim' dediğin herşeyi. Senin son nefesin, benim ağzından alacağım unutuşun öpüşü olacak... Bu ne ilk, ne de son."
Gülümsüyordu Lethe bir nehir olarak. Bir nehir nasıl gülümserse öyle: ıslak, akışkan ve hüzünlü.
Adım attım elimi uzatarak. Nehri okşamak istiyordum, ama ayağım gene bir şeye daha takıldı. Eskilerin uzak parçalarından bir yığındı bu... Onların çamuruna saplanan papuçumu çıkartmaya çalışırken, derinden gelen bir zil sesi kapladı etrafı.
Nehrin karşı kıyısına baktım. Zihnin ve hafızanın hayaletleri toplanmışlar; el sallıyorlardı. Sararmış fotoğraflardaki gibiydi yüzleri. Usulcacık bir dokunuş çarpttı yanaklarıma ellerinin rüzgarından. Gözlerimi kapadım; bir damla düştü düşecekken kuruyuverdi oracıkta. Şakaklarımı soğuk alevler bastı... Aklım takla atarken geriye doğru, bir karanlığa yuvarlandım.
"Gene geleceksin." demişti yaşlı adamın sesi... "Görüşeceğiz, sağlıcakla kal." diye şırıldamıştı Lethe.
Doğruldum aniden. Kocaman açtım gözlerimi.
Saat çalıyor, pencereden Altdünya'nın karanlığından umarsız, parlak bir ışık sızıyordu. Çok ama çok eskiden kalbimin ortasında açtığım, çoktan kurumuş olan nehir yatağında artık Lethe akıyor ve herşeyi böylece bütün kılıyordu.

9 yorum:

  1. Ç. .... Çok güzel, çok dolu dolu bir yazı...Bir kere okudum yetmedi bir kere daha okuyorum. Ben kitapları çok zor bitiririm neden biliyormusun? Zamansızlıktan değil: Bazen bir cümleden öyle bir zevk alırım ki belki yüz kez tekrar tekrar okurum:)Bu yazıdada tekrar tekrar okunacak çok şey var.

    YanıtlaSil
  2. ben de senin yazını okudum şimdi, bir de yorum yazdım. üzüldüm çok... ama onu, senin orada tartişalım.

    "nehir"le ilgili yorumun için çok teşekkürler ederim. sanırım bir tane daha ziyaret yapacağım lethe'ye; onu da yazmayı düşünüyorum ama ne zaman olur bilemem.

    ben de senin gibiyim kitaplar konusunda. öyle tekrar tekrar okuyorum bazen... sözcüklerden bir kere keyif aldı mı insan, böyle müptela oluyor işte! tek doz yetmiyor. :)

    YanıtlaSil
  3. çok keyifli yazmışsın...bunları yedekleyeceğim kendi bilgisayarıma.devamını bekliyorum.üslubun hoş.chloe'nun dediği gibi tekrar tekrar okutuyor.

    YanıtlaSil
  4. çok sağol güray yorumun için. yazacağımdır daha...

    YanıtlaSil
  5. Sabah sabah geldim açtım bilgisayarı sayfana girdim bir baktım yeni bişi yok! çeeeeeeeee olmuyor amaaaa yan gelip yatıyorsun kalk çalış biraz....Bu sabahın gazetesini almak için bayiye uğrayıp adamın "bu sabah basımı geciktirdiler" demesine benziyor..olacak iş değil yaniiiiiii..bilmem anlatabildim mi:P

    YanıtlaSil
  6. bugün işim var biraz Chloe. yazabileceğimi sanmıyorum. belki akşam doğru bir şeyler tıkırdatırım.

    YanıtlaSil
  7. çok teşekkürler ligeia.

    beynimdeki yolculuklardan bir tanesini yazdım. biraz daha üstünde çalışırsam adam olacak bu yazı. daha pişmiş duracak. henüz biraz ham.

    YanıtlaSil
  8. pek güzelmiş yazdıkların.
    ehh senden bir kitap da bekleriz biz şimdi chloe ile birlikte.
    yazmak yetenek işi, keşke bende de bir gıdım olsaydı ondan...

    YanıtlaSil
  9. kitap yazmam için daha büyümem gerekli. :) sığamadığım anda kabıma yazarım sanırım. şimdilik burası yetiyor bana.

    YanıtlaSil