Beşiktaş boz sabahın içinde olması gerektiği gibiydi: telaşlı ve kalabalık. Otobüslerin dinmeyen uğultusu, vapurların seyrindeki iskeleler, olası bir yağmurun eşiğinde sahildeki kahvelere soğuk rüzgara aldırmadan oturan genç insan toplulukları, bir simitçi ki yılgın yüzü bambaşka geçmişlere ve bir kötü tarihe çeker insanı, kenarda bir mendilci çocuk- ki inanılmaz esmerliğinde derin bir umursamazlıkla gülümser...
İskelenin önünde bekleşen boyalı yüzlü kadınlar yüksek konçlu çizmelerin bu sene moda olduğunu hatırlatıyor yürüyene. Bir de yünü kırpık kırpık olan şal gibi uzun atkılar var moda listelerinde. Sarımtırak bronz bir fondatenin düzgünleştirdiği yüzlerin solgun boyunlarını örten, gözlerden gizleyen.... Pek bir paçoz gözüküyor bu bizim yürüyen tıkırdayan çizmelerin ve dişil jestlerle havalanlandırılan atkıların sahiplerinin yanında. Kendini küçümsüyor ve böylelikle daha da küçülüyor. Hiç bir zaman uzun boylu olmadı; hep orta boyluydu. Ama şimdi minicik, miniminnacık gözüküyor ve üşümüş ellerini ceplerine sokuşturuyor fare tüyü rengi uzun, yerleri süpüren mantosunun. Çatlak beyaz ellerinin üstü. Hep istediği kadar silik ve hiç anlayamayacakları kadar da güzel gözüküyor.
Yürüyen, yani o, yazısının başından aceleyle kalkıp bir anda sokağa attı kendini. Ne yapacağından eminsiz, kurgusuz bir buluşmaya doğru sürükleniyor. Kafası çoğunlukla karışık olduğu için düşünceleri de çapraşık. Hayatta karışık düşünsel örgülerle ilerlemesine karşın, yıllar içinde kendince düzenli ve politik kalarak, kalmayı başararak bu yönünü çok iyi gizlemeyi becerdiğinden olsa gerek yüzünden nasıl bir ruh halinde olduğunu anlamak çok ama çok güç artık. Nasıl hisettiğini çok az kişi anlayabilir suratına bakınca. Biz ise kesinlikle hiç bir yargıya varamayız.
Ama şimdi bilmemiz gereken tek bir şey var, yürüyen kafasının içinde yükseklerdeki o gökyüzü kadar boz olan beyin kıvrımlarında ve gri hücrelerinin gerisinde bir şeyi taşıyor:
"Yazmaya çalışmak!"
Ölü edebiyatın ve bir zamanlar amfilerde duyduğu tespitlerinin birer yanılgı olduğunu kanıtlamak...
O bazı şeylere hiç bir zaman inanmadı ve inanmayacak. Gerçekliğin ve düş yazının arasında bir kötü kısırdöngüyle en beter yazma şekline düşüyor. Bir aralığın güncesinde aslında. Yapabileceği başka bir şey yok sanki şimdi.
"Ah! Aslında biraz da para kazanmayı denemeli." diye mırıldanıyor hayata aniden uyanıp. Yürüyor ve yürüyor...
Metroyla gider, Taksim'e çıkıp... Kimliğiyle bir optik giriş kartını takas eder girişte.
Yedinci kat. Ding Dong. "Hoşgeldiniz Bayan Ç." Hoşbulmuştur. Yüzünde profesyonel bir gülümseme, portfolyoda otomotiv çevirileri, e-crm projeleri... Beğenirler. "En yüksek notu size verdik." derler. Afallar. Toparlar. "Bende editör gözü vardır," der. Ne demekse? "Obsesyonum var kelimelere," mi deseydi?
Uzun ama çok uzun sürer görüşme.
Hastadır. Kafasının içindeki düşünceleri garip bir sis kaplamaktadır. Parasetamolün etkisi geçmeye başlamıştır. Sigara ister, kahve ister. Ama bir toplantı masasına çakılmıştır. Şirket iyidir. İnsanlar iyidir. Bunu bitirmek zorundadır. Nihayetinde eller sıkışılır... İçini görüşmeden önce kaplamayan heyecan, binanın önünde bulduğu taksiye atladığı anda tutuverir kalbini.
Aramayacaklardır sanki ama bilemiyordur gene. Beşiktaş boz bir öğlenin içinde olması gerektiği gibidir. Otobüslerin dinmeyen uğultusu, vapurların seyrindeki iskeleler...
İskelenin önünde bekleşen boyalı yüzlü kadınlar yüksek konçlu çizmelerin bu sene moda olduğunu hatırlatıyor yürüyene. Bir de yünü kırpık kırpık olan şal gibi uzun atkılar var moda listelerinde. Sarımtırak bronz bir fondatenin düzgünleştirdiği yüzlerin solgun boyunlarını örten, gözlerden gizleyen.... Pek bir paçoz gözüküyor bu bizim yürüyen tıkırdayan çizmelerin ve dişil jestlerle havalanlandırılan atkıların sahiplerinin yanında. Kendini küçümsüyor ve böylelikle daha da küçülüyor. Hiç bir zaman uzun boylu olmadı; hep orta boyluydu. Ama şimdi minicik, miniminnacık gözüküyor ve üşümüş ellerini ceplerine sokuşturuyor fare tüyü rengi uzun, yerleri süpüren mantosunun. Çatlak beyaz ellerinin üstü. Hep istediği kadar silik ve hiç anlayamayacakları kadar da güzel gözüküyor.
Yürüyen, yani o, yazısının başından aceleyle kalkıp bir anda sokağa attı kendini. Ne yapacağından eminsiz, kurgusuz bir buluşmaya doğru sürükleniyor. Kafası çoğunlukla karışık olduğu için düşünceleri de çapraşık. Hayatta karışık düşünsel örgülerle ilerlemesine karşın, yıllar içinde kendince düzenli ve politik kalarak, kalmayı başararak bu yönünü çok iyi gizlemeyi becerdiğinden olsa gerek yüzünden nasıl bir ruh halinde olduğunu anlamak çok ama çok güç artık. Nasıl hisettiğini çok az kişi anlayabilir suratına bakınca. Biz ise kesinlikle hiç bir yargıya varamayız.
Ama şimdi bilmemiz gereken tek bir şey var, yürüyen kafasının içinde yükseklerdeki o gökyüzü kadar boz olan beyin kıvrımlarında ve gri hücrelerinin gerisinde bir şeyi taşıyor:
"Yazmaya çalışmak!"
Ölü edebiyatın ve bir zamanlar amfilerde duyduğu tespitlerinin birer yanılgı olduğunu kanıtlamak...
O bazı şeylere hiç bir zaman inanmadı ve inanmayacak. Gerçekliğin ve düş yazının arasında bir kötü kısırdöngüyle en beter yazma şekline düşüyor. Bir aralığın güncesinde aslında. Yapabileceği başka bir şey yok sanki şimdi.
"Ah! Aslında biraz da para kazanmayı denemeli." diye mırıldanıyor hayata aniden uyanıp. Yürüyor ve yürüyor...
Metroyla gider, Taksim'e çıkıp... Kimliğiyle bir optik giriş kartını takas eder girişte.
Yedinci kat. Ding Dong. "Hoşgeldiniz Bayan Ç." Hoşbulmuştur. Yüzünde profesyonel bir gülümseme, portfolyoda otomotiv çevirileri, e-crm projeleri... Beğenirler. "En yüksek notu size verdik." derler. Afallar. Toparlar. "Bende editör gözü vardır," der. Ne demekse? "Obsesyonum var kelimelere," mi deseydi?
Uzun ama çok uzun sürer görüşme.
Hastadır. Kafasının içindeki düşünceleri garip bir sis kaplamaktadır. Parasetamolün etkisi geçmeye başlamıştır. Sigara ister, kahve ister. Ama bir toplantı masasına çakılmıştır. Şirket iyidir. İnsanlar iyidir. Bunu bitirmek zorundadır. Nihayetinde eller sıkışılır... İçini görüşmeden önce kaplamayan heyecan, binanın önünde bulduğu taksiye atladığı anda tutuverir kalbini.
Aramayacaklardır sanki ama bilemiyordur gene. Beşiktaş boz bir öğlenin içinde olması gerektiği gibidir. Otobüslerin dinmeyen uğultusu, vapurların seyrindeki iskeleler...
Bir nergis açılır kafasında. Narsistçe tebessüm eder. Sigara yakılmıştır bile. Gemilere bakar, denize ilerler...
İstanbul akar akar, sonunda geri döner.
Ç. dönmüş:)
YanıtlaSilgeldim. :) dağınık kafamla buradayız.
YanıtlaSil