Orman perilerinin yüzüne vuran güneş fazla alımlıydı ve kendileri hiç bir şey yapmamalarına rağmen gene de eğlendikleri bir zaman aralığına düşmüşler tembel tembel birbirlerine bakıyorlardı.Güneşin eski alımına bunca uzun süren bir kıştan sonra kavuşması çok esaslıydı. Değişik şehirlerin değişik caddeleri boyunca kanatlarını kıran periler asıl şimdi dinlenmekteydiler. Birbirlerine Johnny Walker ikram edip, tütün sardılar. Harvey Keitel'ın oynadığı bir reklam üzerine konuştular belki ve pembe eldivenlerin Viktorya Dönemi'nde ne gibi kadınlar tarafından kullanıldığı üzerine muhabbet edip, ayak bileklerini akıllarındaki tozlu Londra caddelerine inat açtılar. Küçük ve gizemli, büyük ve korkutucu, şefkatli ancak hüzün dolu, hüzün dolu ama neşeli kastrasyon pericikleriydi bunlar. Son derece fenni yapıyorlardı bu işi de! Ancak fikirleri naftalin gibi süblimleşiyordu güneşin altında; önce katı sonra sıvı olamadan, hemencecik gaz! Gaz kaçırıyorlardı akıllarının deliklerinden. Düşünce fabrikalarında olan sorunu ne mühendisler, ne mimarlar, ne doktorlar çözmek istemişti de...
Olmamıştı.
Micheal Fury denildiğinde gözleri doluyor, karın deli deli yağdığı bir gecede ıssızlığın aniden çöktüğü Barbaros Bulvarı akıllarına geliyor, göbeklerini tadları hiç bilinmemiş sözcüklerin baharatları yakıyor, hazmetmeleri uzun sürüyordu. Gaz kaçırıyorlardı: Pırt!
Bir düşünce gibi hoppidi PIRT! Gayet de bir düşünce, düşündükçe düşürdükçe olgunlaşmamış bir cenin gibi. Kan sonra, hop. PAT! Sonra da patadaküte patadaküde. Kavga da kavga!
Elma, Havva, yabancılaşmayla örnek alınan bazı bazı dantellerin kenarında entelektüel tığ işleri. Yaşam! Kendilerini çok güzel düşürüyorlardı, doğuramadan. Kör rahim ve açık zihin. Sorun buydu. Kendi yuvalarını henüz yapamamışlardı, ama yuva arıyorlardı ormanın derinliklerinde birer yaldızlı peri olarak. Yaz güneşi onları şeffaflaştırıyordu...
Bir hayal gibi bakılırdı onlara, bir rüyanın kısa özetindeki kayıp yüzlerdi onlar. Rüyalara girer, akıllardan çıkarlardı. Seke seke gezerler, kabus olabilirler ama hep bir garip kalırlardı. Elleri yuvasını kaybetmiş birer hayvan yavrusuydu onların. Birinin gözleri günışığında yeşile çalar, öbürü mavilerde yüzer, diğerlerininkiler ağaçların gövdelerinden doygun topraklara sığardı...
Bu da öyle bir masaldı. Henüz bitmemişti...
Bâki kalacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder