21 Temmuz 2006

Var/Yok

"....Akdeniz'in tragedyası güneşe bağlı, kuzeyinki gibi sislere değil. Bazı akşamlar, denizin üstünde, dağların eteğinde, gece büyük bir koyun, pürüzsüz kıvrımı üzerine iner, ve o zaman sessiz sulardan acı bir olgunluk yükselir." *

Braudel'in II. Felipe Zamanında Akdeniz ve Akdeniz Dünyası'nı okumaya çalışıp, okuyamadığım zamanların bir tanesinde vadiye yağmur yağarken, evin taraçasına çıkmış sigara içiyordum.

Vadinin sonunda Akdeniz'in bir kısmı vardı, buğulu bir griye boyanmış uzaklarda...

Satsuma bahçelerinin kıyısında, zeytinlerin -ki çoğu delice- önünde, gül toprağın -ki çok şiirselim, terra rosa!- kenarında bir yerde deniz...

O zamanlarda aklıma sürekli gördüğüm bir düşün bir kısmı saplanmıştı. Ben de bu manzaraya bakarken o düşlerime giren kocaman bir Apollon heykelinin ayak başparmağını düşünüyordum -ki yalan, yok öyle bir düşüm- ve kendi kendime bunun ne gibi bir anlamı olduğu üzerine kafa yoruyordum. Vadiye yağmur yağarken sigara tüttürüyordum...

Gri bulutlar yeryüzüne iyice yaklaşmışlardı. Gözlerimi yakan bir ışığı olurdu yağmurlu havaların o zamanlar ve ben bir fırtına gözcüsü olarak gözlerimi kısmış görevimi yerine getiriyordum. Zihnin parlak ışığı kapanmıştı aniden. Birisi ben banyo yaparken ışığı söndürdüğünde nasıl çaresiz, ıslak ve de sabunlu kalıyorsam aynen de öyle çaresiz kalmıştım. Beni yıkaması ve temizlemesi gereken adi sabun köpüğü düşüncelerim gözlerimi haddinden fazla yakmıştı, düşünce suyunun ılıklığının bir önemi kalmamıştı. Neremi durulamam gerektiğini göremiyordum. Aptallaşmıştım sayın okur: aptallaşmış, çaresizleşmiş ve korkmuştum.

Sigara içiyordum. Aklıma birden Apollon heykelinin başparmağı gelmişti... Kocaman bir sandaletin içindeki kocaman bir başparmak ki benim gövdem kadar! Onun üstüne de yağmur yağıyordu ki gerçekten de yağmur vardı.

Kehanetin bir Tanrı'nın başparmağı gibi gözükmesi kısmını ben de henüz -aynı sizin gibi- anlayamamıştım. Parmağın üstünde, yağmurun altında danseden yaşlı bir rahip görmüştüm... "Henüz çok geç. Henüz çok erken. Henüz var. Henüz yok." diyordu... Gözleri kördü. Benimkiler gibi... Ancak kör olmasına rağmen dansediyordu. Çıplak ayaklarını gül toprağa basa basa hem de... Küçük bir tapınak kurbağasına -ki esasen böyle bir kurbağa türü yoktur- benziyordu bir de: eciş bücüş!

Ona "Uçan Sapanın Hikayesi"ni anlatmak istedim. Ama aklıma kendim geldim ve kör olsaydım yana yıkıla ağlayacağımı, onun kadar neşeli dansedemeyeceğimi düşündüm. "Uçan Sapanın Hikayesi" de aklımdan böylecek uçtu gitti.

Sonra birisi bir şişe İtalyan şarabı açtı. Birisi geldi bana bir kadeh verdi. Başka birisi sigara istedi. Biri pişirdi, biri yedi. En küçüğü de okuldan geldi: "Hani bana, hani bana?" dedi...

-Sizce gerçekten dedi mi?
-Hayır, tabii ki demedi. En küçüğü bendim...

İşte, doğanın mantığını asla ama asla anlayamayacağımı düşündüm ben en küçüğü olarak. Bunu düşünürken bana halam "Turşu yesene," dedi. Ben de duygularımın salamurasını iyice tuzlarsam kokuşmayı önleyebilir miyim acep diye kafa yormaya başladım. Yalnız, herşeyden sıkıldığım için düşünmek denilen eylemden de sıkıldım sonunda ve koyverdim gitti... Birisi bir şişe daha şarap açtı, birisi boş bir bardak istedi, birisi masanın üstündeki şekerlerden yedi. Bayramdı ancak pek seyran değildi. Yağmur yağıyordu şakur şukur...

Çirkin kahverengi sobaya odun atarken bu sobaların hangi akla hizmet bu iğrenç renge boyandığı üzerine kafa yoruyordum artık.

Sonra aniden aklıma geldi: Bir şeyim eksikti yahu benim.
Gövdesi olmayan Apollon'un kocaman başparmağı gibi. Birisi "Bir tahtası..." dedi o anda. Gülüştüler...

Ben ayağıma baktım, patikli ayağıma... Üstünde zıplıyordu kör gözlü adam. Bizim kurbağa rahip: "Henüz çok genç. Henüz çok yaşlı. Henüz çok yalnız. Henüz çok kalabalık..." diyordu sonsuz bir neşeyle... Üstüme eski bir hırka alarak taraçaya çıktım o tutunurken yünlü uzuvlarına ayağımın.

Bir sigara içtim vadiye bakıp. Bir sigara içerken, vadiye kayıp: "Belki anlatırım," dedim. "Belki yaşadığım bir günün içine bir masal sığdırabilirim ışıklar yanınca..." O zamanlarki sorun: Işığı kimin yakacağıydı!

İllet sabun düşüncelerim gözlerimi yakarken adım atmayı başardım sonra küvetin dışına. Çıplak ve üşümüş olarak uzandım ışığın düğmesine... "Ve Yahve ışık olsun,"dedi.

Yanmadı ama namussuz. Elektirikler kesikti. Trajedilerin ortak özelliği...
Hamartia ve ben.

Sigara içiyordum. Hamartia. Sigara. Ben. Yani biz.

Başparmağın üzerinde dansediyordu deli rahip yağmur yağarken arap kızıyla beraber: "Henüz sen yok. Henüz ben yok. Henüz var. Henüz yok."

Şimdiye kısılıp kalmıştık böyle Akdenizlerin kıyısında...
Henüzlerin ortasında, belirsiz. Her şey vardı -ki nasıl da yalan- ve hiç bir şey yoktu -ki vardı herşey-.

Ya YHVH?

Ah, "O ki vardır!" diye okşadı elimi rüzgar ve ayrıca, içeri girip şarap istedim sonrasında da, "Sen alkolik misin?" dediler bana.

*Nazlı Eray, Orphée. Kaynak Yayınları. İstanbul: Kasım 1983. Sayfa: 128.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder