işim herşeyin ne olduğunu bilip, görmezden gelmektir. bunu çok iyi yaparım. hatta o kadar iyi yaparım ki körebelere tur bindirir, yüksek miyop gözlerimle ne zaman gerçekten kör olabileceğimi düşünür dururum ve mütemadiyen saçmalarım.
bu sabah gözlerim ağrıyor. bu sabah kahve falan pek tatsız. oysa, güzel günlere uyanmıştık, yaz günlerine, yeşilçimen günlerine: rüzgar, yel ve haydar. esiyorum. düşüyorum bir esintiyle de ağzımda bir yara büyüyor. karnımda bir tekme, hani bir kere basketbol topu gelmişti ya servisi karşılayamadığım küçük bir vakitte, onun gibi. lök! içime oturmuş.
sevmem ben basketbol toplarını. bir kere de parmaklarımı kırmıştı bir tanesiyle hüseyin; hem de baraj sınavı öncesiydi... elimden topu kapmaya çalışırken gitti bir şeyler yaptı. benim parmaklar eğildi büküldü. bir şeyler oldu... annemin ödü koptu. bir şeyler geldi benim üstüme ve benim de toplardan ödüm kopmaya başladı. gözlüklü çocukların en büyük sorunu zaten budur. daha doğrusu gözlüksüz göremeyen çocukların... toplardan korkarlar, evet, gözlüklerini korumak için. çünkü bizim gözlüğümüz, dünyayı görme aracımızdır beyler ve bayanlar. beni ancak gözleri benim kadar kör olan birisi anlayabilir. üstelik, yüzüme bir kere bir futbol topu yedim ben. o zaman daha çok korkttum... nazif ibnesi attı. bile bile attı hem de... çok kızgınım nazif'e. ama bunu geçelim... zaten bir kıza çok aşık olmuş, kız da onu süründürmüş diyorlar. hey gidi, maço nazif...
şu sözü geçen hüseyin de doktor olmuş bu arada, biliyor musunuz? şimdi n'apıyordur acaba? ben ona hep saati sorardım. yan sıramda otururdu. ama ben kiminle oturuyordum hatırlamıyorum hazırlıkta. her hafta amerikanca homeroom tabir edilen bir saatte yerlerimizi değiştirirdi öğretmen. böylelikle herkes herkesle otururdu. oturuşurduk. ben gülsen'le hiç oturmadım yalnız. ki zaten ben gülsen'i sevmem. ah, çok kötüyüm. gülsen'i neden sevemedim ben?
gülsen sarışındı, tombulca, yeşil gözlü bir kızdı. aslında bir kötülüğü yoktu, yok gibiydi. gülsen kokuyordu ama, bazı insanların kokusundan ötürü sevmiyorum mudur yani ben? ne pisim. "kendi kokuna bak sen deli..." böyle derler. denmeli. desenize... ne pisim. gülsen'i sevmedim ben. bazen hayatımda başıma gelen bir çok şeyin gülsen'i sevmemekten kaynaklandığını düşünüyorum doktor bey. hemşire hanım?
hüseyin psikiyatristim ve gülsen de hemşirem olsa ne yaparım ben? kesin gülsen kokuyor diye kendime iğne yaptırmam. o da beni sevmez zaten, oramı buramı morartır şırıngasıyla. hüseyin'e "saat kaç?" der dururum. katatoniklere özgü bir tırsaklıkla sorarım kesin bunu. orijine yönelik sorularımı ona yöneltirim: "ben kimim?" derim mesela. o da bana "433, Ç., Prep. A" der.
haha! hüseyin isminde birisinin "Prep" demesi bile komik olur... ama ingilizce söylemezse amanda crane gelir koridorun sonundan, bize ceza verir. çünkü o koridorda sadece ingilizce konuşmak zorundasındır. zaman ve mekan karışır, karışır... ve ben okulları bir de hastaneleri sevmem... neden seveyim ki? hem bu sabah gözlerim ağrıyor. bir sürü süründüren rüya gördüm. okullu ve hastaneli rüyalar. ıssız sokaklar vardı bir de, denize açılan sokaklar. ama kavga ediyordum sokaklar boyunca. yalnız yürüyor ve kaçıyordum. gene titredi dudaklarım. ama geçelim bunu, gel kahve içelim. sigara yakıyorum. hatta, yaktım yanmak bilmeyen çakmağımla. bitmek bilmeyen sigaralar, cigaralar, migaralar. kanser kusacağım sonunda. hiç bir şeyi kabullenemeyen ruhum ve vücudum bence metastaza girmiş hücreyi bile kabul etmez. oysa her yanım radyasyon. radyosyon... bir de losyon var. bir de lüsiyen. abdülhak'ın aşkı. aaa, tarhan lisesi diye bir lise var. göztepe'de olmalı. bak, gene bulduk bir okul. "çağrışımını kırayım senin!" tamam, dur. durdum. şimdi, kahve içelim kahpe kadere inat ve ben küçük bir drama kraliçesi olarak fal bakayım. küçük dramaların küçük kraliçeleri fal gibi, vesaire gibi bilumum gereksiz işleri ustalıkla yaparlar bilirsiniz. eşya bu, tabiatı da bu! ancak ben tanıdığım insanların falına bakamam, olmuyor. çok denedim... denenmesi şart bir şeymiş gibi bunu denedim... ama yoksa, yoksa! yoksa tanışıyor muyuz? bayan, sizinle tanışabilir miyiz? olmaz. olur. olur. olmaz. olamaz. olabilir. midir? mudur? ur! ur var içimde ur. kocaman ve kanlı ve de iğrenç. kendimi ur sanıyorum... oysa, haneme ay doğmuşmuş. yolum varmışmış. iki haberim, bir de nazarım. arkamdan konuşan çokmuşmuş. bana nada de nada neymiş? ne de olsa 'uriyim ben... lütfen, bu tümceyi trakyalı gibi okuyunuz. kayıp harfi bulup, yerine koyunuz. o zaman anlaşabiliriz. tümceleniriz cümleten. harfiyen bir tecrübe yaşarız. sonra da ölürüz. öleyazarız. yaşayazamadığımdan. hep bunu yapmıyor muyuz? ne de olsa 'uriyim ben. abe 'uriyim ben. ah söylettirmeyin bana. harf vermeyin. sözcük istemeyin. kendimi tutamaz oluyorum, cayır cayır yanıyorum...
şimdilik, müsait bir yerde rica edeyim. yazın nefesinde kendi nefsimden yoruldum.
Chere MAdame Ç,
YanıtlaSilinsanın işinin herşeyi dibine kadar bilip görmemezlikten gelmesi ne yüce bir meziyettir değil mi? Hatta CV Skills'de bile yer almalı belki! Keske Göztepe'te olsak, şişman Aygenler, Diş Telli AYşegüller ve daha kimlerle ( hatta birbirimizle! ! !) görmemezliğe gelerek hatta görmeyerek yasasak, , ama bu zamanlar bitti demek istemiyorum yoksa Leonard'a ( Bay O.!) benim de bir bunaldım, yetis mektubu yazmam icap eder. Belki de benim de olmalıydı işim: Görmemezliğe gelerek herşeyi bilmek! Nerdeeeeeeeeeeeeeeee
Sen bu yorumumu koyma da blogu na millet allah allah Bayan Ç.'nin de varmış böyle bir 'arkadas'ı demesin.
Mahmout, éternellement
ma cherie,
YanıtlaSilinsanın herşeyi dibine kadar bilip, görmezden gelmesi edimi çok fazla tecrübe isteyen bir şeydir ve bu yüzden gerçekten de cv'lerde yeralmalıdır.
hayatta yenilen kazıkların ve de bu şiddetli kazıkların ivmesiyle oraya buraya sıçrayan kıymıkların farkındalığını kazandıktan sonra bu işi daha da iyi kıvırmaya başladığımı anlayarak, işbu metni zihnimde kaynaştırdım, bilincimde akıştırdım, klavyelere döktüm, "bilonk"lara koydum.
inan, ben de şimdi şişman ve çilli aygenler, diş telli ayşegüller, kara önlüklü naciyeler, hiperaktif mustafalar, fransız kızı meryemler, annesi ve babası boşanmış seraylar, sessizliğinde çılgınlığı besleyen aslı utkular, zengin orcanlar, yakışıklı canlar, sümüklü nevzatlar, fırlama erdemler, pembe yanaklı mertler, sarışın gülberkler, yerinde duramayan demirler ve şimdi kendime hatırlatamadığım o diğerleri ile, tam kadro olarak 1-H sınıfında başladığımız ama ne yazık ki benim için 4-F sınıfında noktalanan hakimiyet-i milliye ilkokulu anılarımın içine zıpkın gibi, fişek gibi dalıp vurgun yemek isterdim.
hayaletli evlerin öykülerinden başlayıp, seksek oynardık. tuhafiyeciden don lastiği alıp; lastik atlardık. sonra komşu butik'e gidip kokulu silgilere ve renkli kalemlere bakardık... yalı'daki harap köşklerin bahçelerinden mor salkım aşırırdık. akşamsefası tohumlarını toplar, sahil boyunca yürürdük ki mithatpaşa caddesi ve de o sahil şeridi bizim gibi komik ilkokul çocuğu görmemiştir oldu olalı. aha da buraya yazıyorum!
hele ki ilkgençliğimiz... hele ki efes güneşi. hele ki 1996. violent femmes eşliğinde plastik tıpalı şaraplar... “kiss off!” chris cornell de posterden bize iş atar... sen pearl jam konserinde bağırırdın birden: "eddieeee!" diye. sonra ardından ben bir şişeyi kırar, bir psikopata sarılır, küfür ederdim. kolumda izleri duruyor hala daha o günlerin. hani şu "when the sky is all violet..." olan günlerin. günlerimizin. o günlerde de şiir yazan, öfkeli bir çocuktum. harbiden de bir "teenage angst"! pek bir "artiz"! bakıyorum da, çok değişmemişim. değil mi ma cherie? heyt be, en grunge kim?!?
şimdi daha sakiniz. şimdilerde eko'da buluşup şişelerden bira içiyoruz...
yaşlandık mı ne?
şimdilerde öyle oturup benim çılgınlığıma(!) gülüyoruz ve kahkahalarımızla çınlıyor eski zamanların kordon'u... bir alsancağımız vardı bizim, ne oldu yavrum ona? fransız kültür merkezi'nin önündeki güzelim sarmaşıkları da kesmiş atmışlar bak... bir kel olmuş o bina ve bence bordo renge boyalıyken daha güzeldi. ya sence? hatırla bak: bahçe ve café au lait... ah. ah! hatırla hep ve bana kendini hatırlat. güzelizdir biz sen hatırladıkça ve hatırlattıkça.
bu akşam doldur bir martini.
ama ben blanco sevmem, dry olsun. içinde irice bir zeytin. önce bir yudum al, sonra o zeytini aşır. sonra öp çıkan imbatı. öp ki ağzına yüzüne ve yüreğine bulaşayım bir kahkaha esintisinde.
seninle beraber gülmeyi çok seviyorum. unutmayasın.
Mme. ÇetÇet
pour la cité des enfants perdus,
pour toi,
avec nous.