Bundan dört sene kadar önce, Dünya Kupası zamanları. Yaz okuluna gidiyorum. Delirmiş gibi DC olan derslerimi de alıyorum: Çeviriye Giriş, Çağdaş Çeviri Kuramları falan. Yanında F'lerimi de alıyorum tabii: Dilbilim ve Kısa Öyküye Giriş. Kısa öyküden "ev" imgesinin uygarlığı simgelediğini bilemediğim için kalmışım ve kırmızı bir F almışım üstelik. Dilbilim'den kalmam hiç bir dersine girmemem ve not falan da çektirmeye tenezzül etmeyip çalışmamamdan kaynaklı. Zaten çok tırışkadan bir ders. Ama Kısa Öykü önemli... Ebru bunun finalinde düğmelerle ilgili - Virginia Woolf'un Yeni Elbise öyküsündeki düğmeler tabii bunlar- soruyu yaptığı için o geçmiş. Yasmin benimle aynı soruyu yapan diğer kalan kişilerden. Hepimiz "ev" için "huzur" demişiz, aklımıza "uygarlık" gelmemiş. Ayşegül ise gene her yaz yaptığı gibi Türkiye'nin bir yerindeki bir gençlik çalışma kampında...O yaz E'nin Beşiktaş'taki ve Ö.'nün Uçaksavar'daki evine yerleşmişim. Eve gitmeye fazlasıyla üşeniyorum. Bahçede rakı balıklar falan yapıyoruz Ö.'ün evinde. Ben rakı kısmından sahipleniyorum bu faaliyeti ama olsun. Sonra, E.'de toplanıp, maç izliyoruz. Yokuştaki kadınlar halı yıkıyorlar, yaz sıcağı evin içini basıyor. Biralar hemen ısınıyor, nem kenti sarıyor. O sıcakta tramvaylardaki klimalardan dolayı hastalanıyorum. Faranjit oluyorum ve sesim çıkmıyor. Ama yılmayıp, Senegal Maçı ertesinde Taksim'e bile çıkıyoruz. Bağırıyorum nedense: "Pazar kadar değil mezara kadar..." diye ve ses tamamen gidiyor. Çok çaresizim. Çıkmayan sesimle derslere gidip psikoanalitik eleştiri sorularına yanıt vermek zorundayım ve hoca benim sesime ne olduğunu merak ediyor. Ben de çıkıp da diyemiyorum ki buzlu rakılar ve maç heyecanı diye... Ama gene de finalden 90 alıyorum. Allahtan bitiyor. Transkripte AA'yı basıyoruz. Dilbilim BA düşüyor. Bu arada Dilbilim Hocası Ş. bir ara bize "Gerizekalı" diyor pembe rujlu dudaklarını büzüp. Kendisini Terry Eagleton çağırmış da bilmemne, zaten poposu havada. Biz de "Keh!" diyip geçiyoruz... Dersi unuttuğu bir gün Seminer Kitaplığı'nda oturup, eski masalara vurup ritm tutup şarkı söylüyoruz. Yasmin derslere börek, çörek getirip arada gün yapmamızın fena bir fikir olmadığından bahsediyor bu ortamı görünce ki kendisi aşure ayında okula aşure getiren bir insandır; bayılır böyle şeylere! Beni sarmalarla besler kantinde, patatesli poğaçalarından yapar. Şahanedir şahane olmasına ama ben onun bu fikirler kafasında uçarken, Çantay'a fotokopiler için verdiğim paraları düşünüp hayıflanıyorum. Seminer Kitaplığı'ndaki raflarda aylak aylak duran A Critical History of England ciltlerini nasıl olur da o raflardan alıp, eve götürebileceğimin planlarını yapıyorum.
Bir yaz böyle akıyor ve ben rüyamda o yazı görüyorum. Gene o zamanlara düşmüşüm... Paniğe kapılıyorum "Verdim ben o dersleri," diye. Sonra bambaşka bir yere düşüyoruz her zamanki gibi. Geceleyin Beyoğlu'ndan Levent tarafına giderken E. ile, takside Ferdi Tayfur çalıyor. "Ben de özledim, ben de..." diyor. Taksiciye "Sesini biraz açar mısın abi?" diyorum. Açıyor. Gülüyor bize... Sonra Ö. laboratuardan çıkmış bizi karşılıyor. "Ne kadar çok aşka intizar eden," diyorum ona. "Kimi çok seviliyor, kimi yoksun sevgiden," diye tamamlıyor beni... Zıplıyorum, neşeliyim birden. Ö. diyor ki: "Gözlere bak, kendinden serotonin salgılıyor..."
Hepsi yaşanmış bunların, ah üstüne yetmezmiş gibi rüyada yineleniyor. Ben bir acaip oluyorum. Bir acaip uyanıyorum. Ama, sesiniz var. Sesiniz beni kurtarıyor... Hem akşama Ebru gelecek... Bir kahve suyu koyuyorum. Bir sigara yakıyorum. Bulutlardan aklıma yolculuklar konuyor. Bir uçak geçiyor. Bir ovada duruyoruz. Nehrin mendereslerine takılıp deniz kıyısına çıkıyoruz. Çakıltaşlarının insanın ayaklarını acıtan plajını sâfi kum yapıyorsunuz siz zilyon yıllık bir dalga gibi ve ben de çok aşındırıcı yaşlı bir rüzgarım sanki... Tek bir taşı bırakıyoruz kıyımızda ve sektiriyoruz onu da suyun düzgün yüzü boyunca. Elimde eliniz, göğsünüzdeyim... Hatırlamak, hatırlanmak ve rüyalara düşmeye hazır kıt'â, 'sas duruş!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder