Herşey önce burun kaşıntısıyla başlar. Sonra sümüklenip, mümüklenirsin. Sonra sümükler, mümükler sinüslere yüklenir, hapşıramamalar başlar. Başında hapşırabildiğin saman nezlesi halinden eser kalmamıştır, tavana ve ışığa bakarsın hapşırabilmek için o babaanne öğüdünü hatırlayarak. Fakat işe yaramaz. Mendile üst solunum yolu blokajını oluşturan maddeyi de akıtamazsın. Burun kızardıkça kızarır. Öksürmeler, tıksırmalar da üzerine biner... Kafanın içinde bir bulut büyür gibi olur. Gerçekten de grip olmuşsundur, ki zaten bu beklenirdi, havalar sakattı...Ebru sana yeni kışlık terlikler almıştır. Gidip kahve koyarsın bu terlikleri düşünerek. Cumartesi günü için planlar yapılmaya başlanmıştır. Daha gelmemiş olan bu cumartesinin planlarına üşendiğini farkedersin ve kendinden bu kadar -gece çıkmak istemeyecek kadar- tembel olduğundan dolayı hiç hoşlanmazsın. Çene kemiğinin üstünde hiç adeti olmadığı halde bir sivilce yerini almıştır. Canın çorba ister, soğan çorbası. Soğan Çorbası çok kolay bir tarif gibi gözükse de sırrı içine katılan sek şarabın ve konyağın oranlarında gizlidir. Ancak, sen bunu ayarlamaya üşenirsin. Hem pişen çorbanın üstüne konulan croutonlara serpiştirilen emmanteli de kim fırına sokup eritecektir? Zaten fırın bir acaiptir. 20 senelik bir Arçeliktir, mididir. Kendisiyle aranız hiç değildir. Hep elini yakarsın onunla bir iş yapmaya kalkınca.
Camdan dışarı bakarsın. Eski tütün eksperi olan komşu amca, bahçede akşamüstü yürüyüşü yapmaktadır. Herşey çok sakindir. Ağaçlar, çimenler, kediler kendi halindedir. Sonbahar, şimdi ellerini akşamleyin vuran sarı bir ışıkla tutmaktadır. Senin gibi işsiz olan arkadaşlarınla konuşursun bir süre. Şu alışveriş merkezine gitsem mi diye düşünür, cayarsın. Telefon edersin. Konuştuklarına, çıkartabildiğin en neşeli sesle gereksiz bir şeyler anlatırsın. Sonra bakarsın ki, Burçak sana iki tane şarkı göndermiştir. "Biz eski zaman kadınlarıyız," demiştir ayrıca da. Şarkılar da Ajda'dır hani ve bu Ajda da bir zamanlar: "Ekstrem tenakuzlar içersindeyim,"demiştir. Çok komik bir cümledir ama belki de sen ve senin türdeşlerin de ekstrem tenakuzlar içerisindedir, o yüzden sizin şablonunuza uyabilir bu.
Özlemlenirsin. Rüzgarlanırsın. Akşam duygularıdır bunlar. Sonbahar, az sonra ellerini bırakacaktır. Sarı ışık gidecektir. Bitlis tütünü sararsın. Yapışkansız kağıdı yapıştırmak için çiğnersin, ezersin, bir şey yaparsın Cezayirli'nin öğüdünü anımsayarak. Artık, sen güzel sigara sarmaktasındır. Üniversitede yerde bulduğunuz, birisinin düşürmüş olduğu muhakkak olan ama şu ana kadar hiç kullanmadığınız yepyeni filtrelerle dolu paketten bir adet alıp yerleştirmişsindir de sardığının ağzına... Bu filtrelerin bugünü beklemesi ilginç gelir. Ama bunu anlatamazsın sen şimdi. O yüzden susarsın. Kahve içersin. Kendi gözlerini unutursun... Birisi gelip hatırlatsaydı keşke olursun. Eylemsizliğin içinde yorulursun. Boğulursun. Gözlerini kırpıştırır, görebildiğini kendine anımsatırsın. Su yüzüne çıkarsın. Suların üstünde eski bir ay parlayacaktır. Ama şimdi vapurlar boşalır, iskeleler heyecanlıdır. Baban 13 yaşında izlediği maçta, Fenerbahçe'nin ilk 11ini sayabilmektedir. "Lefter!" der. "Sen Lefter'in olduğu bir maçı mı izledin?" dersin hayretle. O anda aslında insanların hayatında hayret edeceğin bir çok ayrıntının gizli olduğunu yeniden anlarsın. Aklına tozlu Manisa sokakları bulaşır, yeniden düşünürsün senden gizli olan, bir portakalda vitamin olarak geldiğin o geçmişi: Güre yolu, taş evler, Salihli'de küçük memur ailesinin küçük çocukları, mavi gözlü, selvi boylu o nine, hışırdayan zeytin ağaçları. 1950lerin elbiselerinin düğmelerini ilikler zihnin, o eski Singer marka dikiş makinasında tayyörler bile dikilir. Sarhoşbacağı teğellerin eşliğinde 60lara varılır. Halan saçlarını ütüler. Anan okuldan çıkar, vapura biner. Şu sardığın tütünün kokusu seni limanın oradaki eski emtia depolarına taşır. Sarı aşı boyalı duvarlardan ellerine tozlu o renk yapışır. Deden saçlarını briyantinler, jilet gibidir gömleğinin yakası. Baban eski bir Leica'dan eski bir filmi çıkartır. Kocaman gözleriyle bakar bir negatiften zeytin toplayan o isimsiz işçi kadın, elleri yaralı tütüne giden İbraam. Bir Remington'un tuşlarına basan ince parmakların sesi dağıtır aklını. Hiç görmediklerini, hiç bilmediklerini, hiç tatmadıklarını özlersin. Onları kucaklamak istersin. Akkavaklar uzanır aklında, hışırdar. Bir şıngırtı duyulur, bir kadeh dudağı bulur. Bir su akar. Parmaklarının arasından akmış gibi, akmış da ıslatmış gibi akar... Islatamadığın için yakarsın ama sen birden. Alev çıkar dudaklarından, gözlerini bulamayan su hırçın sözcüklere dönüşür. Düşünürsün. Özler, özler, özlersin. Öksürürsün, tıksırırsın ve herşey nasılsa bir burun kaşıntısıyla başlamıştır. Senin şu canın durmaz ama. Yıldıramaz onu hastalık. Canın, hemen şimdi Nedret Hanım'la bir demirhindi şerbeti içmek ister Kemeraltı'nda... Böylece, uzak cumartesi planlarına böylesine üşenirken, üşenmediğin şeyin sadece geçmişleri karıştırmak olduğunu anlarsın. Gelecektir seni yoran. Gelecek ve onun asla ama asla şimdide anlamdırılamayan boşluğu. Elini tutarsın Nedret Hanım'ın. İsmi değiştirilen bir kadındır kendisi esasında, gerçek adı Fatma... Ellerine bakarsın onun. Enginar ayıklamıştır öğleyin, ondan dolayı kararmıştır parmak uçları. Ölüme inanmak istemezsin. Enginara inanırsın hemen ve ellerinden tutarsın. Ah, sana o sokak satıcısından koz helva almadı diye ona kızarsın. Ağlarsın alınmayan koz helvayı bahane yaparak. Almamıştır koz helva, evet, ve bir daha da alamayacaktır zaten. Olsun varsın. "Çocuk güzeli bu, çocuk!" der ve elini sıkıca kavrar o gene de, kaybolmayın şu çarşı kalabalığında diye... Sonra Anan vapurdan iner. Baban vosvosuna biner. 70lerdir ve Elhamra Sineması'nda buluşulur. Gömleklerin yakalarının genişliğiyle beraber, acı dolu bir geçmiş. Bir gençlik, Maksim Gazinosu, rakı kadehleri... Ardından gelen gıdılı 80ler, İcraat'ın içinden ve ITTT Schaub Lorenz. Sen Kemal'in bıyıklarını çekersin fareli zeka oyunları setine bakarken sesi açık televizyonun karşında. Ablanlar da bu anda açarlar M.E.B. onaylı fizik kitaplarını. Umut, minderlerden ev yapmaya başlar. Hamiyet Hanım hamamı yakar Sami Enişte için. Çünkü biz yıllar arasında uçsak da, aslında Damlacık'tan Göztepe'ye kadar akşam olmaktadır eski Rum evleriyle bezenmiş o sokaklarda. Herşey bu denli karışır çünkü hem Hayırlı Akşamlar, hem καλό βράδυ, hem Buona Sera'dır sizin mahalle...
O eski zamanlarda, Süheyla nöbete gider hastahaneye. Henüz göğsünde bir kanseri büyütmemektedir ve Yılmaz da tam bu sırada İkinci Beyler'deki kitap sergisini toplamaya başlar. Burnun akar senin, gözün akar. "Grip," dersin. Garip bir grip. Garip akşam duyguları. Körfezin üzerinden esersin imbat olarak... İyot kokusu sinüslerini parçalar. Patlıcanlar, bamyalar, domatesler, tarhanalar hala daha kurumaktadır ve top atılır. Gavur kentin, uzaktaki camiisinden yükselir ezan. Kapıcı Süleyman pide getirir sepetiyle. Nedret Hanım bir zeytin atar ağzına Nazmiye Hanım'la beraber oturduğu o turuncu mutfak masasının başında. Tarihler daha çok karışır. İçini çekersin, burnunu çekersin. Gözünü silersin. Yalnızlığına bakarsın evin. Gidenlere bakarsın, kalanlara bakarsın. Artık daha fazla ağlayamazsın. Bitirirsin. Kapatırsın. Girersin yorganın altına. Ufalırsın, ufalırsın, ufalırsın...
Fakat, sen bu kadar ufakken bile dünya hızla dönmektedir... Şaşar kalırsın.
Senin yazıların olmasa ben ne yapardım... Güzel kalbin..yazılarında...ve ben onu gördükçe... umutlanıyorum hayata karşı...
YanıtlaSilutanarak teşekkürler ediyorum...
YanıtlaSil:)