04 Aralık 2006

Kıymık

Kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
Uzaktan uzağa gözgözeyim
Uzaktan uzağa öpüşüyorum
Uzaklarda biriyle sevişiyorum
Erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
Evet, evet öyleyim
Hiç değilse öyle olmalıyım
Her neyse...*


gittiğim her yerde, her şehirde, bir şeyimi, bir yerimi, bir kendimi bırakıyormuşum gibime geliyor bazen. hem, şimdi gri bulutlar altında bu kent de: sanki bir varmış, bir yokmuş istanbul, kurşuni bir masal ve şimdi ben o masalın çatısından düşebilirim. her eksik parçam beklenen yağmurla beraber inebilir yeryüzüne, odamın baktığı şu iç avluya ve ben avludaki çimenlerin üzerinde dağılabilirim. dağılıp, birleşebilir miyim onlarla? benim olmayan kentlerin üzerinde buharlaşan hayaletim, o bıraktığım, ben elimi sürmeyince ölü durduklarını bildiğim nesnelerimin ruhları böylelikle yeniden vücuda gelebilir mi? bazen içime kıymık batıyor. evet, bazen içime kıymık batıyor benim doktor bey ya da yeniden farkediyorum battığını. siz de bu kıymık yüzünden beni laboratuara gönderiyorsunuz mürekkep lekelerini ahtapotlara ve çellolara benzetmem için... içime kıymık batıyor, ve bu kıymığın batış istikametini bulmaya çalışıyorsunuz. ilgilenmiyor gibi gözüküyorsunuz ama yine de. laboratuardaki o genç adam, sonradan bir dergide resmini gördüğüm o genç psikolog daha çok ilgili sizden ama o da, şu gördüğüm çellolarla ve ahtapotlarla bağıntısını bulamıyor lanet olası kıymığın, kimi zaman kıymıkların. ve siz profesörsünüz doktor bey, ondan mı böyle allah gibi bakıyorsunuz bana bulutlar içindeki o kahverengi, bol memur kokan mevkinizden. şu devetabanı denen tozlu bitkinin yanında duran o psikanaliz koltuğunu da bir kenara atmışsınız... üstünde aynı toza bürünmüş o dosyalar. burası da en devlet dairesi halinde, devletimin üniversite hastanesi mi? lityumu bir alt katta veriyorsunuz değil mi? bana da versenize. neden vermediniz? gerçekte yok mu kıymık doktor bey? zeytinyağıyla ovup çıkartırdı benim babaannem elime batan kıymıkları. sakın sizde zeytinyağı yok da, bana mı söylemiyorsunuz? ben sizin bu karanlık muaynehanenizde de kendimi bırakıyorum doktor bey; en umutlu ve en umutsuz olan o 18 yaşımı bırakıyorum. solgun yüzlü bir kızı bırakıyorum. herr freud'un psikanaliz koltuğundan kaldırıyorum kendimi, size geliyorum. siz ne yapıyorsunuz peki benimle? bir insanla ne yapabilirsiniz doktor bey? ne işe yarar bir insan? bunu sordum hep. siz beni sevemezsiniz, siz benden nefret de edemezsiniz. peki ne yapabilirsiniz benimle? kıymığı yerinden oynatmayın öyle kuru kuru. canımı yakıyor. acıların teşrifatını eskiler, anılar ve yağmuru bekleyen kent üstleniyor bugün. ben seyreyliyorum. elinizi çekin lütfen. zeytinyağı olmadığını söyleseydiniz buraya kadar gelmezdim zaten. hem de küçük kıymıklar için hiç! çünkü buraya kadar gelmem için önce bir minibüse, sonra bir vapura, sonra da tramvaya binmem gerekiyor. bu çok yorucu doktor bey. çünkü insanlar var sokakta, ve insanlar kalabalık, ve sokaklar telaşlı insanlardan daha çok. ve yaşam, doktor bey, şu yaşam gözümü korkutuyor aniden hızlanınca. aklımın içinde dolanan tilki sürüsü, yaşamın hızıyla karşılaşınca kuyruklarını kaldırıyorlar, dişlerini gösteriyorlar. ne yapmalıyım doktor bey? insan kendisiyle ne yapabilir? "bir insan, başka bir insanla ne yapması gerektiğini bile bilmiyor" diyorum ben size, siz bana zaman geçirmekten söz ediyorsunuz. "yalnızımdır ben bu yüzden" diyorum size, siz bana uyum bozukluklarından dem vuruyor, öksürüyor, öksürüyor, öksürüyorsunuz. peki, soruyorum: "bu kadar şablonu nereden buluyorsunuz siz?" bunca acımasız kalıplarla, bilimsel olmak adına, mantıklı olmak adına biçiliyoruz hep. kliniği klinik yapan bu değil mi? ama bunu sadece siz yapmıyorsunuz ki. soruyorum: bir insan diğerini koşulsuz, koşutsuz sevebilir mi doktor bey? yapamayız değil mi? ben yapmadım. yapamam. başkası da yapamaz. ama ben güzelimdir kimi zaman, şimdi bu solgun halime bakmayın. çok parçalıyım diye beni daha da ufalamayın. "herkes kendimizden geçer, kendinizle barışırsanız..." repliklerini tekrar etmeyelim hiç. siz değil belki, ama beni benimle barıştıracak bir kişi olmalıdır. kendimle barışamadığımı yer, gök, kurtlar, kuşlar, kentler ve tüm yağmurlar biliyor. bütün dünya bunu bilirken, siz bilmezden gelmeyin. benim kurtarıcım da gelecek. dünyadaki bilmemkaçmilyon insan içtenlikle bir mesihi bekliyor, yalan mı yani şimdi bu bekleyiş? kanımızda var bu, varoluşumuzda. ama şimdi ben bıraktığım 18 yaşımı sizden almaya geldim doktor bey. inancımı bırakmıştım ya hani. "benimki"nin geleceğine dönük olan. inancımdan geçmiştim. siz bilmiyordunuz, ben hala o tozlu, o memur odanızdaydım da şimdi kendimi ve diğer şeylerimi almaya geldim bu yaşımla. sizin odanıza çıkan koridorlarda fikret mualla'nın tükenmez kalemle yaptığı karalamalar var ya, onlardaydım bazen bir de... canım sıkıldığında, bir sigara molasında çılgın çizgilerin kıyısında. eldivenimin tekini düşürmüştüm bir gelişimde, hatta kapınızın hemen yanında... cebimden kayıvermiş. içi boş, elsiz, elimsiz eldivenim de sizinle o zamandan beri. siz farkında değilsiniz. diğer bıraktıklarım, sonsuza kadar kaybettiklerim gibi bir eldivenmiş bu. az önce rastladım. bomboş. maddesiz ve manasız. yalnız. bendim onun canlı kalan tarafı, canlı kalan tarafımla beraber ölü mü şimdi o da? 18 yaş ile... aynen şu taşınırken kaybolan ilkgençlik yazılarım gibi. ya da çocukluğumun 96 numaralı sokağı gibi. güneş apartmanındaki daire yedi gibi. hatta, kat iki gibi. ne bileyim, mithatpaşa caddesi gibi. turuncu, turuncu minderler gibi... hayır, ağlamıyorum doktor bey, yüzümü ekşitiyorum. eldivenime rastladığıma memnunum ama ya diğerleri? onları da bu denli kolay bulabilecek miyim sizce? ama, kıymık hep duruyor doktor bey. bir yere gitmedi. neden mi bu kıymık? sormadınız hiç. oysa sormalıydınız. hemen söyleyeyim: momenti yüksek olan kazıklar yedim ben hep, sert zeminde parçalanıp dağıldılar, kıymık olup fırlayıp, yumuşak yerlerime battılar. kanadı bazısı, bazısı durdu öylece, kimi düştü, kimi kaldı. yumuşak yerlerim var benim doktor bey. her yanım böyle künt değil. evet, onların üstünü kaplayan da diken değil. kıymık! kıymıklar, doktor bey, diken diken bazen yumuşaklığımda. hadi, dosya dolabından beni çıkartın. beni bana teslim edin. yetiştireceğim yerler var onu. yetişeceğimiz bambaşka düşler. hem çok sıkılmış olmalı, gencecik öldü, o dolaba kaldırıldı. ben canlandırmaya çalışacağım, kıymıksız. ayrıca, evde zeytinyağı var doktor bey. babaannemden öğrendiğim kadarıyla iyi edebilirim ben onu. sonra da, ne bileyim ben zeytinliklere çıkarız. sonra, zeytinlerle incirleri seviştirip, melez ege meyveleri elde ederiz. yapacağımız çok şey, yetişeceğimiz çok fazla zaman var. ama, çay demleriz önce acelesiz... çünkü öyle yapmayı seviyoruz. pazar sabahı hürriyetimiz var artık bizim. çok ince bir kahvaltının içinde başlayan bir saadetin hürriyeti ve bunları görmeli benim 18 yaşım, benim hüzünlü kızım. onu bu aşkla kucaklaştırmalıyım... duydunuz mu doktor bey? duyuyor musunuz?

duydunuz kesin ama ne demek istiyorum, neye getiriyorum anlıyor musunuz?

*Edip Cansever, Bezik Oynayan Kadınlar. Ada Yayınları, 1982.

5 yorum:

  1. insomnia'sina gurban oldugumunun,

    cok guzel yazmissin yine... senin yazilarindan baskalarinkinden kolay kolay alamadigim bir tad aliyorum, aha bunu da burda itiraf ediyorum. tanimasam, bunlari okuyarak yine bu kadar cok severdim sanirim seni.

    YanıtlaSil
  2. Yazınız kıymık gibi batıyor ve çok kederlendiriyor Bayan Ç.

    "İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundaydım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliydim..."Beckett

    YanıtlaSil
  3. vallaha yazıyı okumadım, onumuzdeki bikaç saat içinde de pek okuyacağımı sanmıyorum. peki elalemin blogladığı mekanın alt tabanında ne işün var der isen,
    -ki allaadı verdim, de- me here to inform myself gaming to istanbul this very coming sunday. ben var kargada içmek istemek, sonra senlen şööyle delirmek.

    öpüldünüz,
    anjjjjnilooorhan

    YanıtlaSil
  4. ay felişya felişya,
    sen çok datlu, gaymaklu bir kızsın.

    yirim.

    endişeli peri,
    teşekkürler ediyorum bu beckett alıntısı ve yorumunuz için. çok güzel bir alıntıymış cidden de.

    lebron,
    iyidir, iyi.

    niongocuğum,

    bekliyorum. aynen dediğinden yapalım. yalnız gelirken guinness kap bir kaç tane. bizim beylen st. patrick's day kutlamalarına erkenden başladık bu sene. gendisi gizli irlandalı. mi4 ajanı bilem olabilir. top secret.

    öpering.

    YanıtlaSil