günlerden salı. gök karton mavisi. avludaki çimlerde açan papatyalar kusursuz ve incecik. hayat güzel duruyor. yaşamanın güzel durduğu günlerden birisi. düşünüyorum. ya da düşünürmüş gibi yapıyorum, kendime üstüne yazacak bir malzeme, bir kahkaha ya da bir acı arıyorum. anıları deşmeler, çağrışımlardan çağrışımlara uzanmalar, eşyaların hafızası üzerine düşünmeler, hatta etrafı koklamalar, bir tilki gibi burnu havalara uzatmalar, kokudan anlam çıkartmalar... bulamıyorum bir şey, etrafıma bakıyorum: masanın üzerinde su bardağı, yeşil, su bardağının yanında camdan bir kültablası, oval, saydam. onun yanında boş kahve fincanı, beyaz, porselen. arkalarında çocukken yaptığım seramik balık. bir üst raftan bakan amadeus büstü, ablam salzburg'dan almış... onun arkasında bir fotoğrafımız, okulun iç avlusu bu defa, yanında müjde ar'ın dudaklarını büzdüğü bir fotoğraf. müjde ar'ın yanında iki eski sinema bileti: biri 11 Nisan 2005, rexx sineması, ördek mevsimi. sıra 15, koltuk 5. biri 6Nisan, atlas sineması, cinayet günlüğü. yanlarında tahta bir kalem kutusu, üstünde bir çubuk vanilya. hey be, her şey ne kadar da dingin. oysa, sanki benim göremediğim bir hareketlilik var. var mı? eşyaların hafızası benim algımla ne zaman muhabbete başlayacak? başlayacak mı? neden bunlar var masamda? niye burasını böyle düzenlemeyi seçtim? ben bu odanın küçük tanrısı değil miyim? düzenimdeki amacım ne? eşyaların tini var mı? ya da onların benim özüme etkisi nedir? bunlar betimlenmek için yok mu?bol betimlemeli, gerçekci üslupta yazılmış şeyler okuduğum zaman, onların fazlasıyla etkisinde kalıyorum sanırım... ya da kişiliğimde saklı duran herşeyi yönetme arzusuna karışmış korkunç idealizmime ket vuran tembelliğim neticesinde becerebildiğim tek şey olan hayal kurma eyleminin denetimi altında duran, kaçtığım uydurma, kes-yapıştır bir evreni en ince detayına kadar betimleyip, sözcüklere bürüyüp varetmek istiyorum. çünkü, kafamızın içindeki en arkaik bilinçaltı mottolarından birisinin "önce söz vardı, ve söz tanrıydı," olduğunu düşünüyorum. yediğim akademik kırbaçlar neticesinde bunu belki de çarpık bir psikolojizme bağlıyorum, belki de kötü bir analoji yapıyorum. tam olarak haklı mıyım bu tespitimde bilemiyorum bir türlü. çünkü sözün tanrı olması, çok ürkütücü ve çok heyecanlı bir şey aynı anda. ben, benim sözümün üstünde tek ve üstün bir söz olduğunu, anlamların ve dillerin o gizemli bütünlüğünün ardında hepsinin anlamı olacak o bütünleyici mekanizmanın, tüm dillerin tüm sözlüklerinin tek ortak anlamının, hayatın anlamının boşlukta dingince sallanıp, boşluğun ta kendisi olmasını arzuluyorum. zen'e bağlanıyor kafam hemen. duruluyorum. ama ya zen de, bu benim sapkın idealizmle algıladığım biçimde olan bir şey değilse? sürekli kuşkuya kapılıyorum. aman, bu yüzyılın insanını yiyen bitiren de zaten kuşku değil mi? kuşku dolmuşunun son durağında, insan korkuya varıp kendi yokoluşunu hazırlıyor falan... sinsi bir duygu kuşku. etrafımdaki her nesneye karşı kuşku dolu gözlerle bakabilirsin her an; sanki hayat kocaman bir şakadır! yabancılaşma... dejavu'nun kardeşi, ufak bir elektirik akımı eksikliği. kafamın içi bir süreliğine kapanıyor, perdeleri çekiyor. hışırtı... kötü olmalı.
günlerden salı. gök çok güzel bir mavi, gerçek olamayacak denli temiz duruyor. avludaki çimenler ve papatyalar anlatmakla olmaz... görmek lazım. yaşamanın güzel ve dolu olduğu günlerden birisi. düşünmeyi kesiyorum, ya da kesermiş gibi yapıyorum. yazarken de, konuşurken de bazı şeyleri nasıl anlatmak gerektiğini hala daha bilmiyorum. bu ikisini de saçmasapan, yalancı felsefe analojilerine ve psikanalitik değerlendirmelere tabii tutmadan yapmayı acilen öğrenmem lazım...
eh, bu yazının en güzel yanı da resmi oldu böylece; kusura bakılmasın.
...fazlasıyla etkisinde kal, hatta etkisinden hiç çıkma
YanıtlaSilyazının en güzel yanı dudaklarını büzmüş müjde ar fotoğrafı:)
YanıtlaSilyok, ciddi olarak, yazının en güzel tarafı, bol betimlemeli, gerçekçi üslupta yazılmış ilk paragraf.
"kişiliğimde saklı duran herşeyi yönetme arzusuna karışmış korkunç idealizmime ket vuran tembelliğim neticesinde becerebildiğim tek şey olan hayal kurma eyleminin denetimi altında duran, kaçtığım uydurma, kes-yapıştır bir evreni en ince detayına kadar betimleyip, sözcüklere bürüyüp varetmek istiyorum"..ne guzel demissin! kacilan o yalanci evreni sozcuklerle anlamli kilma, gerekcelendirme cabasi..yaptigimiz bu gercekten de..bence yazinin en guzel bolumu resmi degil, buydu.
YanıtlaSilahah layf taym eror hemi de... yazicam uzun uzun.. simdi kafam panayir yeri, bir sise beaujolais'den sonra... ozledim. operim.
YanıtlaSilshiningfingerprints,
YanıtlaSil:)
ama hiç çıkmayınca bazen boğuluyor insan.
simon,
o müjde ar fotoğrafı çok güzeldir, orada kendisi asiyedir. asiye'yi seviyoruz ailecek...
qm,
şimdi bakıyorum da, sanırım yazının en düzgün ve bir şeyler söylemeyi başarabildiği yeri de orası olmuş.
teşekkürler ederim yorumun için.
anonim feliyanım,
layf taym erör yisin sizi. o stanford mezunu hemi de! ikimize de bi' koyar uçarık.
neyse ben asıl konuya döneyim:
beaujolais mevsimi değilken siz nereden buldunuz kapitalizmin anakıtasında beaujolais'yi bakem? neyse ben beaujolais içmeyi çok sevmem... kıskandıramazsınız böyle beni. siz yanımda içerseniz sizin kafanıza bağlayıp hüpleyebilirim ama. yani bizim için böjole mojele değildir mühim olan. mühim olan sensin sanatsal maralım, ceylanım, felişyanım.
ne zaman geliyonuz ülkenize ya da en azından okuldan evinize? biz, burada sizi daha çok özledik...
öperik.