13 Ekim 2008

Sendrom

patlara yaklaşıyor mevsim: birileri örgü örse bari, sıkıntısı biraz geçse denizin. sabahleyin, gözlerim zor açıldı. alarm ertelendi, ertelendi, ertelendi ve bunu yapan sanki ben değildim. ama kalkttım yine de. farkında olmadan yüz yıkandı. hatta, diş fırçalandı. sonra, şu en son alınan kalın penyeden gocuk gibi şey giyinildi. evet, şu nefti olan... onun içinde de donduğumdan iki kat kazak çektim, biraz kendime geldim. sonra kot pantolon, artı, kırmızı peter pan çarıkları. çanta da kahverengi! tasvirden gına geldi şimdi, sözün kısası tam bir cümbüş halindeydik pazartesi sabahı için ama; olsun! yaratıcı ekiple beni yanyana koyduğunuzda daha ciddi görükmeyi başarıyordum. hele şu kalın çerçeveli ralph gözlüklerimi taksaydım tam tip olurdum ki; yapmadım. düşüncelerin çizgisinin bir oraya bir buraya kaydığı bir günün içerisinde, saçmaca vakit geçirdim. sabah bitince, karşıdaki pideciye öğle yemeğine gittik. yaratıcı ekipten bir ve tek direktör, dünyanın en komik görsel tasarımcısı ve serbest çalışan bir editör vardı. onun dışında operasyoncu kitle olarak oradaydık. kıymalı kaşarlı pide söyledim, coca cola zero içtim. işarkadaşlarım ezogelin içiyorlardı, ondan da söylemiştim öncesinde. bir gündü yine işte; öğle yemeği yememiz lazımdı. bu saydıklarım, olup biterken, masadakiler çene çalarken bir greyder korkunç sesler çıkartarak ve sert hamlelerle hareket ederek sokağı kazmaya devam ediyordu... sokakta bir grup işçi çalışmayı sürdürürken; bir kısmı da bizim pidecide yemek yiyordu. burası aynı zamanda tabldotçuydu. sokak içi, küçücük bir yerdi. benim ikinci gelişimdi. iyi yanı ofisin karşısında olmasıydı. hesabı ödedik: 71. 7 kişiydik ve değil İstanbul, artık hayat pahalı bir yerdi. misal, daha şu haftasonu biz meyhaneye, küçük bir rakı dahil -hesabı görmemi engellemeye çalıştığın için yanılmıyorsam- 69 yatırmıştık ama, o muhammara çok güzeldi. peynir de. biz de. ve bir çakırkeyf olmuştum ben. ara sokaktan caddeye çıktık, kendi kendime: "burası sanki istanbul'un başka bir semti gibi oldu benim için." dedim. sonra ayakkabılara bakmıştım. sonra öyle çene çalmıştım etrafta gördüğüm şeylerin benim aklıma getirdiği diğer şeyler hakkında. aklıma gelenleri rahatça, en alakasız yerde söyleme özgürlüğünü yakaladığım o yürüyüş, o çakırkeyflik bir cuma yorgunu için ne güzel bir şeydi anlatamam... sonradan düşündüm: ben aynı o anlarda konuştuğum gibi düşünürdüm bugün gibi geçip giden sessiz pazartesilerde, karınağrılarında, ekranların titreyen ışıklarında, nakkaştepe'de ışıklarda, sabah odanın penceresindeki storu açarken, öğleden sonraları su alırken, yürürken koridorda, katlar arasında koştururken, eve dönerken, yıldız köprüsünün üstünden ta vinçlere kadar kadıköy limanını görebildiğim o akşamlı, pek çok yalnız anda. ve yalnızlık çoğu zaman iyidir. tamamdır. oysa, bugün değildi. yarımdı. tatsızdı. manasızdı. pazartesiler böyle olmamalıydı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder