rüyamda, önce prag baharını gördüm. sanki trenden henüz inmiştim ya da şaraptan çok içmiştim de arka sokakları birbirine karıştırıyordum. senin adın viyana'ya; yahut oraya varamayan bir kafka'ya benziyordu ve elele yürürken herhangi bir meyve bahçesinden bahsediyorduk. herhangi bir meyve bahçesinden, bir denizin kıyısında unutulmaz bir duruşumuzdan... aniden çok korkttum. tüm duruşlarımı ve ihtimallerimi unutup, geniş bir bulvara çıkmak için durmaksızın koştum. koşarken sık sık öksürüyor ve "ben bir nehirdir" diyordum. takvimler 1968 diye bağırıyordu. bulvarda tanklar vardı. anladım ki, ablam henüz doğmuştu, ben de aslında hiç yoktum. hemen zamanı büktüm. mekan dönüştü: gardan charpennes'e gidiyordum. her zamanki gibi, kırmızı mantomu giymiş, kırmızı bir ruj sürmüştüm. tramvayda gözlerini böylece buldum. evet, kestane yapraklarına benziyorlardı. bana bir şey hatırlattın: "terraux meydanında buluşacaktık." meydanda buluşup, ruhlarımızdan kalanları opera binalarında bırakacaktık, birisi "ave maria"yı söyler belki de temizlenirler diye. yüzümdeki durgunluk rüzgarda bir ihtilal sonrası gibi dalgalanıyor, adım "rhône"u andırıyordu. aklımın milenası uyanmış; sözcüklerden bir ejderhayı bile öldürecek denli güçlü bir zehir damıtıyordu. yine içtin, gülümsedin. bu sefer ölmedin: çünkü panzehir gibi öptüm hemen seni ve emperyal oteli'nin harfleri ile oynadım kafamda uyuruyanık. öylece eşikte durdum bir süre. tam olarak uyandığımda, ezan okunuyor, kırmızı civa 38,9'u işaret ediyordu. sanki trenden henüz inmiştim ve serin bir akşam ellerimi okşuyordu. bu haziran'da da mavi benekli çocuktum. çoğumuz sana mecburdu, sen yoktun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder