saçlarım aslında sarı kumral, dipleri saymadığım aylar sonunda bol bol gri. düşünüyorum geceleri, düşünüyorum; nasıl da çoğu zaman böyle yokum. düşünüyorum, çakal işkadınlarını kuaförler nasıl hemen kandırıyor; manikürcüler nasıl da kolay avutuyor. ellerimizi bizden daha da kayıp olan kızlar nasıl böyle tutuyor: çalkalayın. törpü. çalkalayın: ne renk sürelim?
söylüyorum: rakı beyazı.
ve bazı şeylerimi kimseler bilmiyor; "sen" ve "sen" hiç hiç hiç bilmiyorsun: bilmiyorsun: bilmiyorsunuz.
böyle olunca daha da aklaşıyor.
sonunda tüm damarlarım görünür oluyor. ben herşeyi duyabiliyorum.
söylüyorum: rakı beyazı.
ve bazı şeylerimi kimseler bilmiyor; "sen" ve "sen" hiç hiç hiç bilmiyorsun: bilmiyorsun: bilmiyorsunuz.
böyle olunca daha da aklaşıyor.
sonunda tüm damarlarım görünür oluyor. ben herşeyi duyabiliyorum.
ben elbette "herşeyi" anlayabiliyorum. sadece bazı insanlar bana "karasinekleri" hatırlatıyor.
nedense yasak bir kelime olan “kalp” son bir sefer daha “ilk kez” gibi kırılıyor.
böylece herşey, tüm o duygulara karşı korunaklı kalıyor.
bazen çok suskunken yeryüzü, beni hep beklediğin herhangi bir yere dönmeni isteyebiliyorum. rüyamda, bi’ istasyonun sol kapısı olmanı mı diliyorum? dünyanın bütün içkilerini içmenin sonunda aslında aşık olmayacak kadar sarhoş olduğunu da unutmanı istiyorum. beni beklediğin yerde bozkır ayazında gecenin körü, gecenin dördü, gecenin enkazıyken herhangi bir satırda duruyorum. sonra, yollara düştüğüm zamanlarda yinelenen tüm rötar anonslarında gebermek geliyor aklıma. gebermek, ya da omzumu çökerten çantamla bi’ pazar öğleden sonrasının çarşılarında “ölsem de ne gam” mutluluğunda büyük bir çember çizmek. hiç bir şey anlamadan, elimi sallıyorum. camda senin yansıman var. biliyorum, bazen beni hiç görmüyorsun. elimi sallıyorum da sanki seneler öncesiyim ve sanki her yaz bir yaşlı kadın daha ölüyor. mayıs kelebek kanadı gibi dağıldığında, avcuma bir güvercinin sesini hapsedip, onu da seninle rüzgarlı bir günde gömmeye gidiyorum. gökdelenleri kalbime çakıyor, tüm veremime karşın çelik bir zırh kuşanıyorum. esiyor camii avlusundayken üstünden çokca zaman geçmiş bir salı. sen ise belki akşam oldu diye tekelden bi’ küçük kapıyorsun... tekelden bir küçük, ve başka şeyler: tekelden bir küçük, bana bir ciklet ve koskocaman yalanlar.
bence artık herşeyi içmelisin, çünkü dizlerinde bir zamanlar ak bir kedi otururdu. içmelisin! çünkü, artık tüm cerrahlar ve baban geceler gibi geldiler: “kangrenmiş,” dediler. kangrenmiş bu. köpek olsan da, artık biliyorsun ki kangren. belâ gibi ağrıyor. aklığında kararıyor. kangren: yani çok hastayız ve artık sadece ölü bir çocukluğumuz, bir kaç kere ölmüş bir kaç çocuğumuz ve küflü kahvaltılıklarımız var. iç ve itiraf et: artık hiç bir sabaha tutunamıyoruz ve yarın pazartesi.
nedense yasak bir kelime olan “kalp” son bir sefer daha “ilk kez” gibi kırılıyor.
böylece herşey, tüm o duygulara karşı korunaklı kalıyor.
bazen çok suskunken yeryüzü, beni hep beklediğin herhangi bir yere dönmeni isteyebiliyorum. rüyamda, bi’ istasyonun sol kapısı olmanı mı diliyorum? dünyanın bütün içkilerini içmenin sonunda aslında aşık olmayacak kadar sarhoş olduğunu da unutmanı istiyorum. beni beklediğin yerde bozkır ayazında gecenin körü, gecenin dördü, gecenin enkazıyken herhangi bir satırda duruyorum. sonra, yollara düştüğüm zamanlarda yinelenen tüm rötar anonslarında gebermek geliyor aklıma. gebermek, ya da omzumu çökerten çantamla bi’ pazar öğleden sonrasının çarşılarında “ölsem de ne gam” mutluluğunda büyük bir çember çizmek. hiç bir şey anlamadan, elimi sallıyorum. camda senin yansıman var. biliyorum, bazen beni hiç görmüyorsun. elimi sallıyorum da sanki seneler öncesiyim ve sanki her yaz bir yaşlı kadın daha ölüyor. mayıs kelebek kanadı gibi dağıldığında, avcuma bir güvercinin sesini hapsedip, onu da seninle rüzgarlı bir günde gömmeye gidiyorum. gökdelenleri kalbime çakıyor, tüm veremime karşın çelik bir zırh kuşanıyorum. esiyor camii avlusundayken üstünden çokca zaman geçmiş bir salı. sen ise belki akşam oldu diye tekelden bi’ küçük kapıyorsun... tekelden bir küçük, ve başka şeyler: tekelden bir küçük, bana bir ciklet ve koskocaman yalanlar.
bence artık herşeyi içmelisin, çünkü dizlerinde bir zamanlar ak bir kedi otururdu. içmelisin! çünkü, artık tüm cerrahlar ve baban geceler gibi geldiler: “kangrenmiş,” dediler. kangrenmiş bu. köpek olsan da, artık biliyorsun ki kangren. belâ gibi ağrıyor. aklığında kararıyor. kangren: yani çok hastayız ve artık sadece ölü bir çocukluğumuz, bir kaç kere ölmüş bir kaç çocuğumuz ve küflü kahvaltılıklarımız var. iç ve itiraf et: artık hiç bir sabaha tutunamıyoruz ve yarın pazartesi.
ben de şehre, yarınki bir pazartesi sabahı gibi tüm hışmımla ve korkunç pelerinlerimle döndüm. döndüğümden beri istanbul ile akıl yarıştırıyor, sokakları delidivane dolaşıp: "öp beni Desiderius!" diyorum. içimden kaç tane "Faik" tuttuğumu unuttuğum için artık çoğu şeyi, gözyaşlarımla döktüğüm milyonlarca dilek kirpiğini hiç ama hiç önemsemiyor; büyükkentin azıdişli yalanlarını dinlemeye devam ediyorum.
uzun zamanlarin en guzel yazisi. kalbine saglik.
YanıtlaSilteşekkür ederim ttku. senin de kalbine çok çok çok sağlık kelimelerimi gözlerinden akıttığın için.
YanıtlaSilbu pazartesi sabahında "everyday is an extension of yesterday" diyor kafamın içinde bir takım sesler. susturuyorum.