“Dear Leonard.
To look life in the face.
Always to look life in the face
and to know it for what it is.
At last to know it.
To love it for what
it is, and then, to put it away.
Leonard.
Always the years between us.
Always the years.
Always the love.
Always the hours.”
gün güneşli. ben bugün de muafım kavgadan. fırsat bu fırsat; gittim alışveriş yaptım. kedilere mamaydı asıl amaç. hem akşama e. de gelecekti. belki şarap içeriz diye bir iki çeşit peynir, fümedir, cevizdir neyin aldım. itiraf etmem lazım ki, çarşıya inmeye çok üşendim... havuzun aşağısındaki süpermarkete daldım "hastalıktan yorgun düşmüşüm sanki de, henüz toparlanıyorum" ya da "hasta oluyorum" gibi düşünceler aklıma yapışık: boğazımda ağrı, alnımda bir ateş, bacaklarım ağrılı... ama gün güneşli. istanbul mavi yakalı bir elbise giymiş. gökyüzü bebek mine çiçeklerinin rengi.
yokuşu tırmanırken, bazen bazı şeyleri doğru yapıp yapmadığımı amma da çok sorguladığımı ve bazen doğru olanı yapmamakta neden bu kadar ısrarcı olduğumu düşündüm. bu yüzden nasıl bu kadar çok sustuğumu ve nasıl bu kadar çok konuştuğumu irdeledim. ufak çaptaki bu nevrotik iç konuşmadan itina ile sıyrılarak; güvercinlerin aylak aylak gezindiği meydanın güzelliğine bıraktım kendimi.
bak, çiçekçi her zamanki yerinde. canım pastanemiz, vitrindeki minik çilekli turtalar, marmelatlı kurabiyeler ve otlu çörekleri ile nefis kokularla kuşatıyor köşeden geçeni. aydınlık bir gün; güneşli. yokuşu henüz tamamlamış olmanın getirdiği nefes darlığından kurtulmak için duruyorum yine. sol kürek kemiğimin arkasından aldığım hançer yarasının en eski sancıları hıyanet-i kalbiye ile vataniye hallerinin hatırlanışı ile bu aralar nüksediyor; fakat çok da alıştım artık. önemi yok. önemi olmadığı için, meydandan aşağıya doğru seyirtiyorum; neredeyse kusursuz bir şekilde karşıya geçiyorum. mamayı dönerken alacağım. market öncelikli planım. ve tekrar güvercinler kanatlanıyor. sırtım meydana dönük olsa da duyuyorum kanat seslerini.
eve varınca, hemen kedileri doyuruyorum. en sevdiklerinden aldım. tabii ki "miyav! miyav! miyav!". buzdolabına atıyorum diğerlerini. sonra gidip bir konuşma yapıyorum ve "insan insanı gizledikleriyle boğar." diyor a. hemen de ekliyor: "bir gün l'ye şunu dedim. içimde yeteri kadar gizem var bütün kartlarımı açık oynamak için!" malraux'nun ne dediğini söylüyorum ben de: "zavallı bir sır yığınından başka nedir ki insan?" bu cümlenin üzerine iki laf daha edip susuyoruz. sonra ben tek başıma kaldığım o kusursuz anlarda bulduğum aynalı sandığımdan bu yazıyı çıkarıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder