Vadinin üstüne turuncu akşam sisi çökeriken, cırcırböcekleri saksağanların çığıltısına eşlik ederiken, deveyi diken, insanı ipe çeken sevilirken, ben hiç görmediğim ninemin mavi gözlerine ve servi boyuna hürmet ederiken ve milyon tane çağrışım benim hatır eşiğimi tıngır mıngır zorlar iken, o yani bizimki, elleri zamanı çoktan geçmiş olan mevsimin geçkin böğürtlenlerinin kırmızı sularıyla lekeli ve halinden memnun bir vaziyette, şu kelimelerin ağır aksak ritmine kapılmış, rahatça ama yavaş, kendine özgü o yoğun devinimle yürüyordu arazinin ucuna. Böceklerin vızıltısı, çığıltısı, ve tıkırtısı, sözünü ettiğimiz kuşların akşam sesleri eşliğinde kekikler ve binbir yabanotunun büyülü kokusunu içine çekeriken, doğanın gizeminin örtük perdesinin aklında kıpırdandığını hissetmiş olduğundan mıdır, yoksa tüm bünyesini kaplayan aylaklığından mıdır bilinmez veya biz bilemedik ama, yürüyordu işte! Kendisine bu gibi eylemler için sual olunmaz, olunsa da öyle bir cevap alınırdı ki elleşmemek daha iyi olduğundan biz soramadık her zamanki gibi. Tek bildiğimiz, o yürürken dağlardan esen rüzgarın serin ve güçlü olduğu; gündüze sarılan o güz güneşinin sıcaklığından eser kalmadığıydı. Karanlığın esrarı doğudan uzanıriken, hafiften uykulara, yataklara, battaniyelere çağrı yapariken, batıda bir şeyler kıpırdanarak uyanıyordu. Karanlık perde pervazlarında oynuyor, kapıların kirişlerinin gölgelerinde duraklıyor, ağaçların yapraklarıyla sevişiyordu ve yine akşam oluyordu. O da bunun içinde olduğundan böğürtlen lekeli yaramaz elleri akşamın yapılmasında emek harcıyor, duru laciverte yapışıyor, turuncu sislere burnunu sokuyordu... Tek fark şuydu aslında: bu sefer köydeydi, vadiye bakan son evin ilerisinde! Bu sefer turuncu sis uydurma değildi, sözü geçen lacivert de betimleyemeyeceğimiz denli duruydu. Çünkü, tüm tasvirlerimizi aldığımız ve kolajladığımız bizim oralardaydık. Koordinatlara bakarsak sadece Samos'un üzerinden yağmur gelen yerde ki, bu olay da çok sık olmadığı için adı "Hey be artık çile!". Başka bir deyişle, Ege dağlarından gelen yağmurun pek ıslak kıldığı, ismi "Yeter be, artık çileme" olan köyün komşusunda, onun az ilerisinde... "Olmak ya da olmamak"ın mesele bile olmadığı yerde. Sadece, "Yağmak ya da yağmamak"ın, salt yağmurun ve onun sade saltanatının en mühim şey olduğu toprak, su ve güneş insanlarının diyarında...
Tepelerin kayalık doruklarında, adını bilemediğimiz başka kuşlar son pikelerini yapıyorlardı. Birazdan karanlık çökecek, o derin, deli, duru ve ulu lacivertler usul usul, doya doya dökülecekti dalları anne ve bilge zeytinlerin, zehirzemberek pembe zakkumların, bu meşelerin, şu çamların ve şu anda gözünün görmediği bereketli ovalarda asil ve yalnız duran o karaağaçların üstüne. Ama aslında tüm bu saydıklarımız -yani ağdalı tasvirlerimiz, sakızlı üslubumuz- şu arazinin ucuna yürüyenin kendisini bulmaya, yakalamaya çalıştığı akşam duygularının yoğunlaşması mıydı? Yani gene boşuna mıydı? Bir gel-geç yahut gel-git hali miydi bu? Bir yere varamayacak mıydı? Hiç bir şey olmayacak mıydı sonunda bu anlattığımız öykümüzün? Elbette ki hayır. Çünkü doğada herşeyin nedeni vardı. Her meyvenin içindeki her tohumun, her yusufçuğun her kanadındaki her parıltının, her aklın içindeki her düşüncenin ışığının, her yazının içindeki her kelimenin... Har içinde kurum tutmuş ruhların özgürleştiği yer burasıydı. Yazı ve arazinin sonu. Şu bulunduğu nokta, menzil, vuslat! Arınma anıydı şimdi pür akşam, sonrasında korkmadığı yıldızlı gece aheste ve karanlığından doğan gül şafak ki öpücük öpücük dökülürdü burada her gündoğumunun yüce anlamı... Kıyıya dik uzanan şu dağlarının eski esintilerle seviştiği denize bağlanan yola bakıyordu. Bakıyordu ve şaşıp kalıyordu: ah ne güzel! Şu dik yükseltilerin kenarında o da uzanır, uzanır, uzanır kalırdı şimdi bıraksalar... Bu dağlarının eski Tanrılar gibi olan bu dik ve vakarlı duruşlarına sahip olmak istiyordu içinde. Bundan olsa gerek arazinin sonuna doğru yürüyor, akşama vararak bir şey arıyordu. Bulacağına emin olduğu bir şeyi aramak, bulduğunda kucaklamak, sarılmak, sarılmak, sarılmak... Kekikler gibi kokmak, incirler gibi şekerlenmek, zeytinler gibi dinlemek esen rüzgarların sesini, menderesler gibi kıvrılmak, akmak, aklaşmak... Dağ gibi, taş gibi, şu ağaçlar ve akşam çöken turuncu sis gibi kendini yeniden hissetmek ve görmek! Büyünün sıradanlaştırılıp, unutturulduğu şehrin uzağında, tüm alımlama ve algılama teorilerinin ötesinde, bu dağ başında kendisini tecrübe etmek, varlığını keşfetmek. Hissedip adlandırmaktan vazgeçmek. Bu sakinlik ve bütünlüğün verdiği huzurun bir parçası olarak eşşizce ve elbette ileride içinde akan suyunun kıyısında taze naneler biten o orman gibi kardeşcesine kendiliğinden varlığından nasiplenmek... Çünkü doğada herşey kendiliğinden oluyordu. Bir kaderden, kahırla ilişkilendirilen alınyazılarından ya da kara yemenili yazgılardan çok bir döngüydü bu oya oya, salkım salkım. Bir şeyin varolması yeterliydi buna katılması için... Uzun zamandır unuttuğu o kendisi de, zincirin bir parçasıydı bu noktada. Bu süregelen çemberin ve onun sonsuzluğunun ortasında saatler, dakikalar ve saniyelerle ölçülen insanın yarattığı yapay zaman kavramının uzağındaydı şimdi. Zaman, kuş seslerinin tonları, incirlerin olgunlaşma zamanı, zeytinlerin kararması, otların kavrulması, böğürtlenlerin silme bastığı dikenli çalıları terketmesiyle ölçülüyordu burada. Yaz bitiyor, güz dönüyor, kış savruluyor, bahar dalları basıyordu... Zaman, şimdi kalbinin atışındaydı, bacaklarının sarı dikenler arasında ustaca kıvrılmasında, ellerinin efsunlu otlarda dolaşmasında... Zaman birbaşınalığındaydı ve bu anda varlığının kaygısını büyütmüyordu durduğu noktada. Fakat, zaman arazinin sonunda, insan elinin ördüğü sınırın ötesinde, bu cennetin bittiği ve başladığı büyülü noktada bambaşka olabiliyor, az önce de belirttiğimiz ve üstüne düştüğümüz gibi yapaylaşıyor, insanın o iktisatlı imalatçı aklıyla biçim değiştiriyordu. Böylelikle de hayat, akılalmaz bir delilikle örülüyor, aynı şu ileride duran dikenli teller gibi üstüne gideni yaralıyor, kanatıyor, parçalıyordu. Kara şehirlerin, yüksek kulelerinde yaşayanlar gözaltları mor ve çökük bir halde, işlerden evlere, evlerden işlere koşturuyorlardı. Uykusuzluğun pençesinde memurluklarını tamamlarken, kıdem tazminatlarının tam bedelini asla ama asla alamıyorlar, korkunç bir hırgür, zavallıca bir boşuboşunalık duygusuyla çerçevelenip, koyu renk bir paspartuda sonsuz hüzünlere ekliyorlardı kendilerini. Gözlerini, ellerini, akıllarını, duygularını, izlenimlerini yani herşeylerini, tek gerçek servetlerini yatırdıkları bankalar olan saatler, dakikalar, saniyelerin ve elbette ki o evlerin ve o işlerin loşluğunda anlamdıramadıkları “ben”lerine dokunamıyorlar, benliklerini asla duyamıyorlar, kendi kendilerini farkedemiyorlar, unutuyor, unutuyor ve unutuyorlardı. Hayatlarını repoya mı yatırmışlardı? Neden bozduramıyorlardı? Zaman kazanmak adına yapılan bunca icat neden daha da zorlaştırıyordu herşeyi? Neden bunalıyorlar, niçin hayatlarını bitmek bilmeyen intiharlara yazıyorlardı? Neden özgürleşemiyorlardı? Neden böyle yabancıydılar? Neden varoluş dizginlenemez bir barbar istilasına dönüşmüştü? Kim başlatmıştı ki bunu? Aden Bahçesi’nden yuvarlanan Adem ve Havva neden şimdi çıplaklıklarından utanıyorlardı? Niçin kendi güzelliğimiz kendimize bu kadar yasaktı, yasaklanmıştı? Ve elbette neden kendimizi bulma çabalarımız her zaman korkunç cezalara varıyordu? Neydi bu kısasa kısas mantığı? Hem neden bu “her şey” yanıtsız kalmış gibi duruyordu? Kelimelerin kabukları neden boşalmıştı? Neden yüreklerimiz böyle boşlanmıştı? Ayrıca bunca sorgu ne diyeydi? Sormak neyi getirirse, o değil miydi yanıtın?
Arazinin sonuna, turuncu sisli akşamı oldura oldura yürüyen bizimki de -şu tesadüfe bakın ki bizimle beraber- bir önceki paragrafta sorduğumuz cevapları bulunamayan aynı sualleri düşünüyordu. Zaten bu yazıyı kurgulayan, parçalayan ve yeniden yaratıp, yeniden yıkan da şehirli bunalımların içinde benliğini, ellerini, aklını unutan ve kaçıran o “kendisi”ydi. Bir yaratıcılık sanrısı ve elbette bu sanrının getirdiği sancının beraberliğinde, çıktığı kısa yürüyüşte şu anda tıkır tıkır üstünde gittiğimiz bu harfleri yanyana getiriyordu. Aradığı şey sadece bir cümle olurdu bu anlarda ve işte buyrunuz, yine olmuştu! Bunca kafa karışıklığından sonra gizemli o tek cümle çıkmıştı ortaya: “Sormak neyi getirirse, odur yanıtın.” Ve herşey ne kadar da basitti şimdi. Bir esriklik duygusuyla şaşkın bir saflık geldi kondu üstüne aniden. Hayretine hayret ekleyerek çevresine baktı. Kuşlar ötüşmelerini çılgınca arttırdılar, ağaçlar daha da yeşillendiler, rüzgar daha dokunur oldu saçlarına. Varlığını okşamaya başlamıştı. Olmuştu. Oldurmuştu. Aradığını bulmuştu ve biliyordu ki bu an her zamanki gibi kısacık kalacak, buna doyamayacaktı. Bunu uzatmak adına, çok önceden gözüne kestirdiği o taşın üstüne oturdu. Yeniyetme romantikliğini delicesine coşkulandıran manzara ortasında, aniden tasvirin pastoral gidişini yüzde beş oranında kirletmeye karar verdi ve bir sigara yaktı. Ayağındaki lastik botlar ve kot pantolonla yüzde iki oranında pislenen idil ve eglop yapı rüzgarda dağılan sigaranın dumanı eşliğinde beklediği denli bozulmadı. Neticede herşey kafasında değildi, doğa ondan ve sigaradan ve lastik botlardan ve giydiği kot pantolondan çok çok çok büyüktü. Oturduğu taşın aslında iki kişilik olduğunu düşündü ve kayanın çıkıntılarına ayaklarını dayayıp dağ başlarında, bunun gibi yalnız duran kayalara yazılması hayal edilen isimleri düşündü. Bir kaya gibi hür ve dayanıklı olan sevgilerden bahsetti kendisine. Umutlardan, hayallerden, güzelliklerden konuştu. Böğürtlenlerin kırmızı sularının çocuk elleri gibi lekelediği ellerine bakınca da onbeş sene öncesine gidip gene bu kayanın üstüne oturdu. Bu onun taşıydı. Dağların arkasına kaçmıştı güneş çoktan ve bu beyaz kaya kaç akşam olsa da, kaç gün geçse de, kaç sene üstüne binip kemiklerini eritse, hafızasını epritse, gözlerini kör etse de onun olacaktı. Hem sormak neyi getirirse, oydu yanıtı... Taşın hemen ötesindeki dikenli telin ardında arazi bitiyor, orman başlıyordu. O yana baktı, sigarasından derin bir nefes aldı. Ormanın ötesindeki yoldan geçen arabaların uğultusu mekanize olmuş büyük kentlerin canavarsı gürültüsünü çok çok çok eskiden dinlenmiş bir ibret hikayesi gibi kulaklarına taşıyordu. Düşündüklerinin hepsini yazacaktı, eğer yazmazsa işte bu beyaz kaya gibi bir taş olsundu. En azından bir işe yarar, iki sevgili üstüne otururdu. Yazmazsa, işte bu şart olsundu... Her şey ama her şey bir masal olsundu. Ne olurdu? Yalvardı içinden: "Ne olur düşsün elmalar da, biz düşmeyelim..."
Ne zaman kitapçılarda bir kitabını göreceğim?
YanıtlaSilne zaman bir editör beni keşfederse diyeceğim çok ucuz ve gerçek duracak. demiyorum. keşfedilmeyi de sanırım beklemiyorum. bilmem ki canım ya! :)
YanıtlaSilBen iyice ucuzlatayım sohbeti. Fotoğraftaki o çok güzel kız siz misiniz?
YanıtlaSilÇok keyifle okudum bu yazınızı da.
Elinize sağlık.