şöförün arabayı sonsuza kadar sürmesini istediğin günlerden bir tanesinde, gökyüzüne kılıçlarını çeken uçaklar "en garde!" diyorlardı. gözlerin bir takım çiçeklerin en son hallerini anımsattığından ellerini sadece bahara açıyor, kanatlarını yaza kapıyordun. esneme egzersizlerinden nasibini çokca almış olan ruhun nedensizce -ama alışkın- acımaya başladığında, ekranlardan terasa kaçıyordun. bağıra bağıra konuşuyorlardı: çok işleri vardı. bazen sessiz, bazen sesli küfür ediyordun: senin de işin bitmek bilmiyordu.
işin bitmek bilmezken, kara yüreğindeki mükemmeliyetçi manyak uyanıyor, o ana kadar doldurduğun her hücreden, sisteme girdiğin her veriden şüphe etmene neden oluyordu. sanırım bunu ve benzer ruh bozukluklarını vicdanlarını henüz tamamı ile lekelememiş olan bir çoğumuz paylaşıyordu. çünkü, insanın "gerçek" bir işi olması, bunu yaparken yapayalnız olması, herşeyden haddinden fazla sorumlu olması bazen son derece sinir bozucu olabiliyordu. en önemlisi, eğlenmeye zamanın olmadığı kadar acı çekmeye ve bunalmaya da zamanın kalmıyordu. bütün duygulara lüks vergisi çıkmıştı, çünkü kendini "siktiredip" çalışmak zorundaydın. üstelik bunu kendini "siktiretmediğini" kanıtlamak zorunda olduğun için yapmalıydın. "paradoks"u noksan bırakmamak için bu durumu tekrarlamalıydın...
bu varoluşu sürdürmeye çalışırken aklına olmadık şeyler gelirdi senin: bir hayvan olarak gelincik, bir koku olarak bir şehir, bir hatıra olarak cumartesi ve ne yazık ki kaçıp gidemiyordun ovaya bakan o eve. insanlar her yerde ve caddelerde "o kadar" çoktular: çoğu da engerek yahut çıyandılar. ancak iradenin iyimserliği ayakta tutabilirdi adamı. ama özsaygısını yitirmiş olan birçokları için "irade"nin hükmü kalmamış, herşeyin çivisi çıkmıştı. başından beri kaybettiği çivilerini arayanlardan birisiydin belki ama ama ah duvarlar, ah duvarların tek bir çiviyi bile tutmuyordu. böylelikle parmaklarını klavyelere çakıyordun terslenerek. gözlerini belli gecelerde baykuşlar çalıyordu. bir yerlerden bir şeyleri hatırlamaya çalışırken sorduğun sorular yanlış evlere gidiyordu kimi zaman. korkuyordun. çünkü o evlerde akşam yemeği pişiriyordu düzene ve ekmeğe doymuş olan kadınlar. olamazdın. sen olamazdın. hepsine bu kadar karşıyken mümkün değildi. bu kadar yalandan çıldırmışken, çağ böyle çığlıklar atarken olacak iş değildi. işte, bu yüzden herşeye ve herkese karşı acımasızdın. işte, bu yüzden bu kadar hırçındın. insana inanmıyordun, kimseye güvenmiyordun. kendine aitmiş gibi gözüken ancak onlara dair olan rollerin hepsinden bıkmıştın. oysa kendinin bir yerlerinde dünyanın en güzel ruhunu taşıyor olma ihtimaline vurgundun. ama yıllar geçtikçe daha da çok sıkılmıştın. sıkılıp, sıkılıp yavaşça çıldırmıştın. dünyanın en güzel ruhunu öldürmüş olduğun düşüncesi an be an kara bir gölge gibi tavaf ediyordu artık seni. bunu başkalarının da yaptığı gerçeği ve "yıllar yılı kirlenmemiz" hançer gibi saplanıyordu bir yerlerine. sırf bu yüzden şöför arabayı sonsuza kadar sürsün istiyordun: bu yüzdendi "gitmek" ve "geri dönmemek" isteği.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder