14 Eylül 2005

Büfe Nostalji 01

Evet, efendim; bu "blog"da "Çelişkili Aklın Sentezi" isimli seri yapıp numaralandıracağımız çelişki çeşnili yazılarımızdan ziyade bir "Büfe Nostalji" köşemiz olacak artık. Böyle karar vermiş bulunmaktayım... Bundan en çok istifade etmesini istediğimiz okurlarımız da benimle ve de bizimle bir takım anılar yaşayıp, bunların sonradan bu şekilde, yazı yoluyla hatırlanmasından pek hususi bir zevk alacak olan, ya da beni ve de bizi yaban ellere gitme suretiyle terkeden bir takım cici ama dangalak olan insanlar olacak. Şimdi, izninizle bu son derece cici ama bir o kadar da dangalak olan bir kişiyi sizinle tanıştırmak istiyor; afişe etmek arzusuyla yanıyorum, tutuşuyorum. O da eski ismi Ayşegül, yeni sahne adı Londra'da Ash olan bir hanımkızımızdır. Yukarıda 03 Ocak 2002 Perşembe tarihine rastlayan bir kar fırtınasında Paşabahçe vapuru kıçında çekilmiş olan bir resmi bulunmaktadır.

Ayşegül'den ziyade, size menümüzden bol mayonezli bir kar fırtınası hatırası ve nedense Ayşegül hanımkızımızla beraber okula her gitmeye karar verdiğimizde başımıza gelen binbir türlü meteorolojik manyaklıkları anlatmak istiyorum daha çok...

Biz iki sene öncesine kadar okula giden, bazen gitmeye üşenen ama üniversitede kaydı bulunan bir grup insandık. Derslerimizi geçer, onlara bazen çalışırdık, bazense üstün zekamızın çan eğrisine bağlı olan elastik ucuyla bir şeyleri halleder sınıfta kalmazdık, sene kaybetmezdik.

İşte bu okula kayıtlı olduğumuz garip bir kara kış gününde aniden bir karar verip, sabahın sekizinde, saat dokuz civarında olan ve bizim aslında hiç ama hiç gitmediğimiz "Çağdaş Eleştiri Kuramları" dersine çılgın bir arzuyla katılma kararı alarak yollara düştük. Her zamanki birbirimizi bulma noktamız olan Üsküdar İskelesi'ne vardığımız vakit bir şey yoktu. O olmayan şey de çok mühim bir şeymiş zaten. O şey başladığında denizin ortasındaydık çünkü...

O çılgın bir tipi başladığında, ben her zamanki gibi haylaz bir şekilde "Amanını! Ne de güzel yağıyor!" dedim. Egeli olduğum için "Kar" denilen şeyin çok uzun bir süre yağıp başımıza ne gibi işler getirebileceğinden habersiz, umarsız bir şekilde, her kartanesinin ayrı şekillerde olduğunu canım arkadaşıma entellektüel bir baskınlıkla anlatıyor ve de o kartanelerinden şiir yapıp gökyüzüne tekrar tekrar bırakıyordum... Otomatik Portakal'da ilk dayak yiyen adamcağızın elinde kartaneleri hakkında bir kitap olduğunu söylüyor, hayatın çılgın sembolik örgüsünde işlenen cinayetin, kimlik karmaşasının büyüyüşü karşısında adeta dehşete düşüyordum. Ancak birden etrafımızı saran korkunç beyazlığın farkına vardım. Bu benim entellektüel bağlamımı paramparça etti ve: "S*çtık!" dedim. Lümpen özüm meydana çıktı. Hakikaten s*çmıştık...

Bir kere, Fındıklı sahiline son derece yakın olduğumuz halde orada hiç bir yapı, bina, ağaç gözükmüyordu. Hatta hiçbiryerde bir şey gözükmüyordu... Adeta bir "neo-Ancient Mariner" ortamı ki; Ancient Mariner'daki durum bile daha iyidir; çünkü en azından ne der Coleridge: "Water, water, every where,/And all the boards did shrink/; Water, water, every where,/Nor any drop to drink." Ama denizde yüzdüğünü bildiğimiz Paşabahçe vapurundan su bile gözükmüyordu; bir de sürekli çaycı geçiyor, su falan da kalmadı diyordu... Hem suyu görme, hem de su içeme; hem de nerede olduğunu bilme... Bir de isterik bir şekilde "Çağdaş Eleştiri" dersine yetişmek için deli danalar gibi kalk sıcak yatağından...

Ama biz yılmadık. Vapur kıyıya yanaştı. Mükafattı bu. Öyle sandık... Ama asıl kabus sonra başladı...

Eminönü Meydanı kar altında bembeyazdı ve ortalıkta kimsecikler yoktu. Terkedilmiş bir tramvay sirkeci durağında bekliyor, turnikelerin başındaki son derece bilgili ve kalender olan görevli: "Kayıyor bunlar karda! Çalışmaz!" diyerek sevimli sevimli ona bakan insanları bambaşka bir sevecenlik ve karın etrafa bağışladığı yumuşaklıkla kucaklıyordu.

Biz de yolumuza devam etme kararı aldık birden. Bu atmosferi görünce... Azim ruhumuzda dalgalanıyor, damarlarımızda dolaşan bilgiye dönük olan o doyumsuz sevgi beyin hücrelerimizi o kar soğuğuyla alevlendiriyordu. Okula varmak için geçtiğimiz yollarda karı görünce adeta sevecen "troll"lere dönüşmüş olan halıcılık, kuyumculukla iştirak eden amcaların bize neşeyle kartopu atmalarına ses çıkarmadık; onlara karşılık vermedik. Bizi ilimin müşfik kollarından bu şekilde ayırmalarına karşı durduk. Yılmadan yürüdük... Yürüdük... Ve sonunda tüm ihtişamıyla önümüzde dikilen, yıllara meydan okuyan o şanlı, şöhretli güzide eğitim yuvasına adımımızı attık. İçerisi soğuktu. Buz gibiydi. Ama bildik ki; ayazla açılan sinüslerimizden giren hava nöronlarımızı güçlendiriyordu... O yüzden 10 metrelik tavanları olan bu taş binada ısıtma sistemi yoktu... Şatolarına vardıklarına sevinmiş olan yuvarlak masa şövalyeleriydik. Ruhumuz Galahad denli pür ve ışıl ışıldı...

Ama, ama, ama...

Ders iptaldi. Ve sadece biz vardık. Ne kadar şaşırtıcı değil mi?

Bu kar fırtınalı 3 Ocak'tan sonra da ne zaman Ayşegül'le okula gitmek için seyahate çıksak ya mistik bir sis olur; İstanbul kilitlenir. Ya dolu yağar ya da öyle bir sağanak ki gökten Niagara akması diye tabir edebileceğimiz bir doğa olayı altında sucuk olur şehir, biz, yalnızlığımız, kendiliğimiz... Kanyak içeriz. İyi gelir. "Şiirselim Cezmi anlamıyor musun?" derim anlar. "Ayak kokusuydu sensizlik," diye yanımızda başka bir anı bitiverir... Burada, tam da burada, Büfe Nostalji'de... Bol mayonezli anılar, dilli kaşarlı sözcükler eşliğinde...

2 yorum:

  1. ben valla artık yemeksepeti comdan ısmarlıyorum, geçti o büfe zamanları..

    YanıtlaSil
  2. aferim anonim, aferim. siz de http://yemeksepeti.com nostaljisi başlıklı "blog"lar yazınız. pek yararlı bir site; o ayrı.

    YanıtlaSil