"Buruk bir Alis'im, bugüne de Grafiker Bey "Render,Blur" Atmış" konulu bir yazımız daha...
Bugün uyandım, ama öyle böyle değil! Bir uyandım, pir uyandım... Uyanmadan önce rüyalar gördüm elbette. Kafayı rüyamda saat "9:30"a takmıştım. Alis'in tavşanı gibi "Ah! Çok geç kaldım!" diyor diyor debeleniyordum... Sonra da gözlerimi açtım. 9:30'da yapacak bir işim olmamasına rağmen neden "dokuzbuçuk" diye debelendiğimi anlamaya boşyere uğraştım. Evde annemi arandım. Ağzımdan onu çağıracak her hangi bir söz çıkmamasına karşın görüş alanımda olmayan bir yerlerden çıktı ve "Buradayım," dedi rahatladım. Onu göremediğim bir noktadan "Buradayım," demesi bile rahatlatıcı oldu garip bir şekilde...
Gittim buzdolabına bir adet meyveli yoğurt aldım ve yedim. Sonra da bilgisayarımı açtım. Tabii bu aralıkta neler düşündüm, neler... Bilgisayar takırdayarak açılırken yani. Bunun ertesinde de "ama!aman."ı açıp Pandora'nın -kendisi kuzenim olur- şu Pavese alıntılarına yapılan yorumlara eklediği bir cümleyi okudum. İçime işledi. Zaten Grafiker Bey bugüne "blur"
"Io, e credo molti, ricerchiamo non cio' che é vero in assoluto, ma cio' che noi siamo." Yani: "Ben ve sanırım birçoğumuz, salt doğruyu değil, kendimizin ne olduğunu arıyoruz."
Ya işte bak "ricerchiamo" falan, hem bir de üstüne üstlük "Io" ve sadece "Io" da değil "e credo molti". Capito? Anladın mı Ç. kardeşim? "E credo molti" diye bir şey de var; senin beyninde oluşturduğun Grafiker Bey'den öte başka ne efektler atanlar var başka hayatlara... Ya sen seninkisini işten çıkartacaksın çok fazla "blur"
Yazdıklarım "Bilinçakışı" ve de "Bilinççakışı" niteliğinde olduğundan tüm takipçilerimden, beni sevenlerden, nefret edenlerden, bana karşı nötr duranlardan, herkesten ve herkeslerden özür dilerim. Ama bunun gerisi de aynı teknikte devam edecek... Şimdiden söyleyeyim.
Grafiker Bey'i akşama doğru işten çıkartmayı planlıyorum, çünkü ne de olsa çoluğu var çocuğu var adamın. Ve işte bahanem var, o var, bu var, erteleme var... O, "bulandırma" efektini atmasa; Pandora Hanım Pavese'den o alıntıyı yapmasa da var... Holding molding hikaye; bunlar benim kendi delirmelerim, kıç üstüne "Zobbak!" diye düşmelerimin özrü, özeti, "Çelişkili Aklın Sentezi 03".
Dışarıda şu sıralar benim için can yakıcı görünen - olan değil görünen-, korktuğum, korktuğumuz ama bir yandan da keşfetmek için ağzımızdan salyalar akıttığımız hayat ve salt doğrusunun içindeki "kendim", "kendilerimiz" var. "Kendini" orada görmek ürküten şey... "Kendini" bulamadığın bir noktada; şu sözümona arayışına engel parazitlerin, seslerin, olayların içinde... Ama gidip de dağ başında oturamayız ki! Para kazanmamız lazım; en azından bir iş yapıyor gibi gözükmemiz lazım. Mesela, ben bir iş yapıyor gibi gözükmüyorum. Yapsam o işin içinde "kendi"mi de tahayyül edemeyecekmişim gibi geliyor hayatımın şu kısmında "kendi"me bakınca. Neden bir insan böyle olur? Özgüvenim orta şeker, bir iş verildiğinde de yapabilen bir insanım, kafam çalışır, pratiğimdir çoğu zaman... Ama işte delicesine bir motivasyon kayması. Böyle olmasını istemediğim halde, gitmesi elimden herşeyin... Sonra telaş! Evet, telaş... Birden kapılınan o panik işte -o motivasyon kaymasından sonra gelen- tüm ruh halimi batırıyor, geçmişe çekiyor, bir özleme doğru...
Oysa hayat çok hızlı, zaman geçiyor ve bundan ötürü sakin kalamıyorum böyle zamanlarda. Telaşlanıyorum. Ölüyorum, ölüme yaklaşıyorum günden güne ve birşey yapmayarak, ziyan ederek... İçimdeki bu şeyle ne yapacağımı bilsem "kendimin ne olduğunu/olacağını" bu denli umursamasam...
Keşke bize bu kadar çok kitap okutmasalardı, keşke bizimle bu kadar çok konuşmasalardı, bir masalda gezdirip, orada uyutmasalardı, saatlerce Van Gogh'un "Yıldızlı Gecesi"ne baktırmasalardı, "Chagall"lardaki aşkın naif bütünlüğüne inandırmasalardı, inanmasaydık. Keşke o turuncu minderler olmasaydı Pandora Hanım sizin evdeki, o battaniye de olmasaydı onların üzerine atılan ve böylece onları ucu bucağı bilinmez labirentler kılan... Ya da hep onlar olsaydı da, hep onların içinde kaybolsaydım. Tepedeki battaniyeyi atınca üstünden o minderlerin, dışarıya çıkabileceğimi bilseydim... Annemin gözleri bu kadar güzel bir maviden yapılmamış olsaydı... Sonra o eski upuzun plajlar da olmasaydı; saatlerce denizlere girilip orada öyle dolaşılmasaydı balıkkızlar gibi... Sonra mesela kumdan heykel yapmaya çalışmak yerine başka işler yapsaydık... Tüm bunların varlığını bilmeseydim ve çocukluğum bir masal gibi geçmeseydi. Böylelikle bir başka masal olan/olabilecek -ama şu anda olamayan, öyle bir emare taşımayan-, ya da bir " masal"a döndüremediğim şimdiye, masalsılığa aktaramayacağım için çılgıncasına korkttuğum o geleceğe inanmasaydım. İnanmaz olaydım... Grafiker Bey'e de, "Holding"e de... Sonra işte Pavese'yi bilmez olsaydım. Bu "blog" hiç yaratılmamış olsaydı. Bunları yazmamış olsaydım... Bu kadar özlemeseydim ben keşke.
Kıçımızı sildiğimiz tuvalet kağıdına kabartma güller basabilen; sapık ayrıntıcı doğamıza uygun makineler bile icat edebilirken, neden hayatın ufacık ufacık, güzelcik güzelcik inceliklerini daha büyük göstermeyi başaran şeyler yaratamıyoruz biz insanoğlu olarak? Öfke duyuyorum. Böyle olmadığı için, bunu yapamadığımız için... Diğerlerinin turuncu minderleri, baktıkları resimleri, upuzun plajları, masal anlatanları ve masal yaşatanları olmadığı için mi böyle şimdi burası? Çok şey mi istiyorum ben yani? Ama şimdi olabilir... Ben herkesle paylaşabilirim turuncu minderlerimi, büyülü resimlerimi, masalları... Bir masal anlatıcı da olabilirim üstelik artık... Upuzun plajlara da gidebiliriz, balık olabiliriz, yanımıza yüzünde kocaman elma olan şapkalı bir adam da gelebilir mesela o saatlerce baktığım resimlerin sadece birisinden fırlamış olarak... Bunlar kötü şeyler değil. Bunları düşünmek "delilik" de değil. Bunu özlemek bile az aslında... Bunu, bunları delicesine özlemek o kadar az bir duygu ki! "Azaltılmış" hali şimdiki zaman içinde; bir çok şeyin şimdide aldığı hal gibi. Geçmiş azalıyor, ve ben onu daha az özlüyorum. Çocukluğum azalıyor, anlatamıyorum.
Holdingler yapılandırıyorum içimde, grafikerler, sekreterler, halkla ilişkiler şefleri tutuyorum. İş yaşamı bilincinde ve düzenliliğinde sahip çıkmaya çalışıyorum o "ruh hali kaymalarıma"; çünkü daha düzgün oluyor, ve eğlenceli oluyor aynı anda da... Ama bakın, patroniçesiyim şu kocaman işletmenin ama bir grafikere bile bazen söz geçiremiyorum. Elden kayıyor bazı şeyler... Grafiker değil suçlusu hiçbirşeyin, sorumlusu benim işveren olarak... Kemal Abi'min bir zamanlar yazdığı bir şiirin aklımda kalan kısmıyla veda ediyorum... Hiç unutmayacağım sözler söylemesine rağmen kendisi söylediklerini unutuyor ama belki bu yazacağım kısmı Pandora ona söylerse hatırlar bu şiirini:
"Ekber!
Klein!
İrkildim; kimdir o duvardan geçen?"
Büyüğüm, küçüğüm ben. Tavşan deliğinden aşağı yuvarlandım herhalde... "Ye beni!" yazan şeylerden yedim sanırım çok, "İç beni!" yazan sıvıdan falan da... Ya da doğuştan, "innate" yani... Bilemiyorum. Duvardan birisi geçse de geçmese de irkiliyorum bazen. Bugün olduğu gibi... Geçer ama herhalde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder