[riders on the storm or the unbearable burden of mme ç.'s lightness of being]
hişt, sen!
baksana şu işe ki bugün salıymış. ve salı sallanırmış. hava da soğumuşmuş. neticesinde de sanki çok çok çok soğukmuş. bundan dolayı da bendeniz, sonbaharın kışa yakın ayağına başladığımız için gene bendenizden 7 yaş küçük elektirikli radyatörü odama taşımışım. ama a.a.'dan (anadolu ajansı değil, anne ajansı) alınan habere göre bugün kaloriferler yanmışmış. aslında yanmaması lazımmış, kasım ayının bilmemkaçından sonra yanması gerekirmiş. fakat biz global ısınmaya ve bununla alakalı önemli konulara son derece kör biçimde yaklaşan bencil protein yığınları olduğumuz için üşümemizi çok önemseyip bilumum yasayı, kuralı delermişiz. ben bu tür konulara kafayı çok takarmışım. örneğin, bir gün lavabonun başında su akarken dişlerini aynaya baka baka fırçalayan ablama çok kızmış, ve musluğu kapatmışım. o da inadına açmış. ben de inadına... neyse, sonunda ona "israf yapıyorsun," demişim. çünkü dişlerini fırçalarken, oradan su akması gereksizmiş bana göre. o ise bunun böyle olmadığını düşünüyormuş. bense aradan geçen o kadar zamana karşın acaba israf mı yapıyor, yoksa ben mi haksızım diye düşünüyormuşum ve bunu kaloriferlerin vaktinden önce yanması konusuna bağlıyormuşum. hatta üstüne odama taşıdığım, şu benden 7 yaş küçük olan elektirikli aletin de israfa neden olup olmadığını sorguluyormuşum, global ısınmaya katkısı ne kadardır bu aletin diye kafamda kurguluyormuşum. sürekli felaketler üzerine kafayı yorup, tepemizde bir kitle imha silahının patlayabileceğinden şüphe ediyor, paranoyaklaşıyormuşum. evin altına bir sığınak kurmam an meselesiymiş. ya da değilmiş. abartıyormuşum. bazen düşündüğüm en saçma şeyi bile fazla ciddiye alıyormuşum. hem zaten benim şu yıldız haritamda, yengeç ile ikizler bana bir şey yapıyormuş. birinin hayalciliği, diğerinin yalancılığı birbirine karışıyormuş. aslında hem hayalci, hem de yalancı olunca öykü anlatıcı oluyormuşsun. çünkü sayın fowles ne demiş, hahaha, ne demişse demiş. bize neymiş? aaa, olur mu hiç! bize çok şeymiş... nedenmiş? çünkü, bu dünya kadar gerçek, ama ondan farklı dünyalar yaratmak istermişiz. neymiş demek ki? bizim hayatımız bile bir "pastiche"miş tepemizde bir kitle imha silahının tehditiyle biçimlenen. bu yüzyıl postmodern yüzyılmış. yeni isimler bulunamazmış, yeni öyküler kalmamış. hep bir metinlerarasılık ve bunların arasındaki çok derin gözüken sığlık varmış gerçek sandığımız hayatlarımızda. ölüdoğa tablolar gibiymişiz, biçimlendirildiği belli olan bir ölü dünya ve sessizliklermiş katlanan. ne faydası varmış birisinin elini tutmanın böyle bir hayatın içinde? şu yengeç ve ikizler sana da bir şeyler yapıyormuş... zaten öykü anlatıcı olunca yalancı oluyormuşsun. canım çok sıkılıyormuş. canın çok sıkılıyormuş. allahtan ben bir kovaymışım da mantıklı bir yanım varmış, bazı bazı rasyonel olabiliyormuşum. rasyonel olunca uykusuz kalmıyormuşum, mantıklı olunca kendimi bitki sanmaktan vazgeçip yemek yemeye devam edebiliyormuşum. mantık da aslında savunma içgüdülerimin alevlendirdiği bir mekanizmaymış. yoksa ölürmüşüm. hem zaten, bak bulutlar da yere yaklaşmış. bir yağmur basacakmış bu şehri. birazdanmış. az sonra tüm pisliği akacakmış yaşamlarımızın. göklere yükselip, yeniden yerlerde bulacakmışız kendimizi. yağmur beyaz olsaymış oysa, ben de arap kızı... ama tam tersiymiş. karaymış bu yağmur, camdan bakan ben ak. hem akamıyormuş. çünkü bent çekmişler dereye. yağmura set çekilmesi imkansızmış ama. bu yüzden dere taşıyormuş. kenar mahalleleri seller alıp götürecekmiş bir başlarsa. çünkü burası benim güzel ülkemmiş. çamuruna bile hayran olduğum yermiş. ama ben çamuru değil, bereketli toprakları olan ovaları çok özlermişim. çünkü oralarda nehirler, dereler, aklına gelebilecek tüm akansular, akarsular tembelce menderesler çizerek alabildiğine uzanırlar uzanırlar uzanırlarmış. hem de hiç israf yapmazlar, toprağı taşıdıkları hediyelerle beslerlermiş. ben bazen balık olurmuşum, bazen çakıl, bazen de hava böyle karardığında intihar. bazen de sadece, "hişt!" dediğimle kalıyormuşum... sonbahar mühürlüyormuş dudaklarımı. kendimi kandırıyormuşum. öykü anlatıyormuşum en yalancı halimle, hayallerin ortasında açılan bir istiridyenin göbeğinden... venüs'ün doğuşu değil, ben ve inciden bir gözyaşı. incime değil, kusuruma bakılıyormuş ama. incik cıncık, yerle bir ediliyormuşum, ediyormuşum en hoyrat halimle. yapıbozumcu rüzgarlar buluyormuş ellerimizi. elleri kırılasıcaların ettiği beddualardan nem kapıyormuş şu yağmur bulutları. üstümüzde fırtına toplanıyormuş. susuyormuşum gözlerim ufukta. çünkü kırgınmışım saçılmış bir nar gibi ve nâr ediyormuş beni alevden bir şairin sesi. artık dünyanın tüm sularını içsem de geçmeyecekmiş, bu yüzden sen çöllere at beni... hişt, seninle konuşuyorum. çöllerde bırak beni...
hişt, sen...
sen değil, sen değil...
sen.
şuramda beklediğim gelmeyen sesin bilmediğim sahibi...
at da, cezamı versin güneşin sesi.
ben de mesela sonbaharın kışa yaklaşan ayağına bastığımı; [“hadi çay koy”] ocağa koyup, bin zahmetle[bir’i yok] demlenen çayı, inci[?] belli bardağa koyup serinlik dolu odama taşıdıktan ve ilk bardağı ilk sigara eşliğinde içtikten ve ikinci bardağa aynı işlemi uyguladıktan sonra çayın altını kapatırsam üçüncü ve son bardağın fasonluğunun soğuğunda hissediyorum. hemen soğuyor. şu anlatım içerisinde ilk iki bardağın ikizler’i ve son soğuk bardağın da yengeç’i temsil ettiğini mütalaa edersek ve çayın altını kapattıktan sonra çaydanlık içinde dahi olsa soğumasını da ikizler-yengeç aradalığının yalancılığı ve hayalciliği ile münferit noktalarda temas ettirirsek sanıyorum ki bir öykücünün yaptığına örnek teşkil eder.
YanıtlaSilyine nâr eden bir şair “hişt” diye seslendi daha demin, “aman bir binayı yapamazsan, yıkıp viran eyleme” dedi. siz de bilirsiniz ki bu şairlerin sağı solu pek belli olmuyor ama diyor ki aşağı yukarı; madem bir binayı yapamadın, bari yıkıp viran eyleme. yerimizin dar olduğunu bilmekle birlikte kısaca aktarmadan geçemeyeceğim, bu şair öyle bir şairdir ki sesi alevden de olsa kimseleri çöl ortasında bırakamaz, bırakacağına, kendisinin de tırnak içerisine aldığımız mısrasında dediği gibi tırnakları dudaklarına geçirir ve akan kanın çizdiği yolu takiben en yakın çöle atar kendini.
bu müstakil örneklerimize son verip meramını güzel bir post'işli dilekle dilegetiren başka bir şairin –hatırladığımız kadarıyla- konuşmaklı bir mısraına düşelim şimdi de; “yapıbozumcu rüzgarlar ellerinizi bulursa bir gün ve/ya halihazırda yakalanmışsa elleriniz o rüzgara, dileyin ki tüm dertleri ellerinizin arasındaki teri uçurmak olsun.”
"kafa karıştırıcı çağrışımcılık tekniğiyle ilk paragrafta okuyucuyu zorlayan kayıkçı, daha sonradan izleğin tümünü diptengelen bir kontrolle değiştirebiliyor. metnin belkemiğini sarsarken, yepyeni bir tecrübeyle sınıyor okuyucusunu. işin komiği bunu türk edebiyatında yapan, yapabilen kişi çok sınırlı..." diyen doğan hızlan'dan sözü alıp, iyi dilekleriniz için teşekkür ediyoruz.
YanıtlaSilyüce rabbim, bizi şuaranın şerrinden korusun.
amin.