31 Temmuz 2009

Çok Uzun ve Eski bir Mektuptan Alıntı

Sinan'a

"Çünkü hala daha aradığımızı bulamamıştık: Çok ama çok açtık dünyaya ve onunla uzlaşamamanın verdiği hırsa.

Kısacık uzlaşma anlarında duyduğumuz o sevincin bizi vardırdığı doyuma, evrenin bize sunduğu bilgilere; kitaplara, şarkılara...

Elbette şehirlere; o şehirlerin kestane ağaçlarıyla donanmış caddelerine, o caddelerdeki -kapısını açtığınız anda burnunuzu hiç tatmadığınız denli lezzetli olduğunu bildiğiniz o taze kahve kokusuyla dolduran- cafélere, içerideki güleryüzlü insanlara, köşede oturan kitap okuyan o yabancı genç kızın ya da genç erkeğin bilgisine ve dünyayı algılayışını duyduğumuz andaki kapılacağımız hayretle örtülü kıskançlık kokan hayranlık duygusuna, bu duygunun başka bir yerde, örneğin kahverengi masaları olan karanlık bir pubda kendisini aşka bırakacağı o yeniden buluşmaya, sonlarda gelen düşkırıklıklarına, belki ihanete, belki kendimizi tekrar tekrar kurmaya, ertesinde çılgınca dans edip, sokaklarda hiç bilmediğimiz bir dili konuşan çalgıcılarla sohbet etmeye çalışmaya, saatinde durağa gelen otobüslere, hiç olmayacak bir arzuyu dile getirmeye ve bunun hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini bilerek yine de umut ederek inancımızı sürdürmeye, doğanın içindeki yürüyüşlere, zeytin ağaçlarını incir ağaçları seviştirip melez yaz meyvelerine bakmaya, akdenizin yalnız mavisine, ağaçlardan frenk limonlarını kopartıp akşamın tuzlu serinliğinde votkanın içine atmaya ve çok ama çok uzaklarda olsak da, birbirimizi hatırlamanın bize vereceği o solgun ve sakin acıya: hüzünlenmek için bahane bulmaya... Kışın, kar yağarken çocuklar gibi kartopu oynamaya, baharda bisikletlere binip garip patikalardan geçmeye, kaybolmaya, tekrar yolumuzu bulmaya, yalnız kalmaya ve insanlarla olmak için verilen o kişisel ödünlere ve ödün vermemenin gururuyla birbaşına kalıp yücelmeye; lüks yemeklere, hiç bilmediğimiz otellerde, hiç bilmediğimiz kentlere doğru giderken duraklamaya, iş toplantılarına ve iş toplantılarından nefret etmeye; başarıya ve başarısızlığa; duyguya ve mantığa; gençliğe ve yaşlılığa; yaşadıklarımıza ve yaşamadıklarımıza; yani özetle tüm bunlarla süregelen ve süregelecek olan geçmiş yaşamımızda yarım kalanlarla, hayatın salt ve yalın çizgisinde karşımıza çıkacak, çıkmasını umduğumuz, hatta çıkmamasını istediğimiz şeylere bile delicesine açtık; susamıştık. Ama “şimdi”yi pek sevmiyorduk; çünkü üstünde düş kurulamıyordu; ne olacaksa oluyordu ve isteklerimizle, istemediklerimizle birleşen, kaynaşan yaşam nehrinin gelecekle birleşen o gözünü bulandırıp duruyordu. “Şimdi” masalımızı tüm sıradanlığıyla bozuyordu. O hep gittiğimiz barlarda oturup, saçmasapan tartışmalara çay ve kanyak kokuları arasında girdiğimiz küçük anları bile o “şimdi”nin ötesinde durup yeniden yeniden anımsamak ve aklımızda çektiğimiz o fotoğrafların içine tekrar girmek için çok şeyi verirdik. Ama “şimdi”de zaman aksın, biz de zamanla gelişelim, biz zamanın içinde hemen ama hemen “bir şey” olalım istiyorduk; teker teker, birer birer ve hızlı hızlı..."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder