"rüzgar doğu ve kuzeydoğudan 4 ila 6 şiddetinde" diyorsa meteoroloji bültenleri, demek ki bu işte büyük bir yalan var. çünkü, benim durduğum yerin penceresinden içeri dalan, evimin tüm kapılarını birbiri ardına çarpan "fırtınamsı" istanbul'da süregelen şu kocaman bir yaz gününü alıp alıp bölüyor... ben de kapılar birbir çarparken, önlerine "bir şeyler" koyuyorum. hemen mutfakları topluyorum, derhal küllükleri boşaltıyorum, duraksamadan üç tane giysi katlıyorum. şüphesiz ki "kahve olsun!" diyorum ve ardından düşünüyorum: "kaç perşembeden beri hangi kuşlar ölüşüyor içimde?"
oysa düşünmenin zamanı geçti; geri alamadığın yanılgıların tümlemesi demek hayat ve tüm şu sorular da bu günün doğasının hükümsüzlüğünde beyim. yapısı gereği meşru bir tatil günü. elbette ki bankalar kapalı: çünkü bugün pazar... hani belki bizim gibileri -bembeyaz- güneşe çıkartacaklar da, hep ama hep bir umutla duruyoruz... sabah ile böylesine uzun bekledikçe biliyoruz; umudumuz yoksulluğa girsin diye hiç ama hiç çıkartmıyorlar. rüzgarla gelip tüm kapıları çarpıyorlar. bu yüzden söyleyin şimdi, ne yapayım ben? yapacaklarım bu kadar az olduğundan yahut yakacaklarım da sırtıma bunca yüküyle semer olarak takıldığından, kaşımı kaldırıp, bir sabah sigarası alayım mı? bence alayım, çünkü marlboro benim hayata ve en sevdiklerime karşı saydırdığım en büyük küfürdür -"fuck you!"- ve duman da böyle böyle dağılırken, bizi güneşine çıkartmadıkları şu hayat da tahtadan silerken tüm adanmış öykülerimizi, -saydığım kadarı ile hepimizin eskimiş bir yaşına denk olan "yirmiyedi perşembe"den beri- içimde ölüşen o kuşların bazı isimleri "uzakkınalı" ya da "komşugüvercin"olsa ne yazar? hem hani ekmek alacaktınız siz beyim, kuşlara değil de bana? hani hep ekmek alacaktınız sabahları böyle olunca bazı pazarlar; ardından güneşe çıkıp, sonra bazen akşama varınca da haftaortasının düzen karşıtı kesekağıtlarından taşan olgun meyveler belki? ne oldu onlara? başlarına perşembe gelmiş olabilir diye çok endişeleniyorum. çünkü bana bi' kere oldu ve ben bundan çok korkttum... farz edin ki beşiktaş'taydım, kendilerime çok fazlaydım. gökte kara bulutlar, -şart olsun ki- hayatımda sadece "cuma" vardı ve ben de o cuma'ya binip, kaçacaktım. dedim: "neden? neden? neden?" her zamanki gibi dediler ki: "neden sen, neden sen, neden sen." aklımdan vurulmuşa döndüm. "neden ben?" dedim. "hep" gibi, sonsuzluk gibi sustular. onlar susunca kadifenin bir köşesinde yuvalanmış o bara kapkara uçup herşeyi öldürene kadar üçbuzluviski içtim, içtim, içtim. hiç bu kadar soğukkanlı olduğumu hatırlamıyorum, çünkü hepsini de bitirip, için için bitip tekrarladım: "jack!" bunu dediğim sürece hiç ağlamadım. hiç ağlamadım ama nefesim kesildi. tahmin edersiniz ki, insanın nefesinin kesilmesi çok hüzünlü bir işkencedir. yine de bağır bağır bağırdım: "kamikaze!" bu bağırışımı pilot olmak isteyen kâmil duydu bir tek; diğerleri uyuyordu. aslında, yıllar öncesinde, içime çoktan doğmuştu o perşembe, hem de yapayalnız bambaşka bir perşembe günü, iber yarımadası'nın büyük bir şehrinde... çok şaşırmamam lazımdı, ama siz de bilirsiniz ki bir "perşembe" herşeye müsaittir. ben de bu yüzden kandım. şimdi soruyorum: hırçınçılgın karanfiliz diye 'fazilet"imizi neden görmezden gelir o akıllarınız ey toprağa küskün insanlar ve ah, sanki siz ekmek alacaktınız: sahi, bu şehirde güzel çay demleyen kim var? eski cumartesilerin meyhanelerinden kim dönerdi beş duble dolusu akan da akan kahkahalarla; kim düşer o en izbe sokaklarda ve garlarda da dizi bir roman gibi kanar?
ne büyük talihsizlik! tahta silindikçe hiç hatırlamıyorum; hiç kimseyi, hiç bir "gelen"i, hiç bir "giden"i, hiç bir "rol"ü, hiç bir "model"i. herkesi herşeyle karıştırıyorum, herşeyi herkesle. sahi, siz kim olacaktınız da ekmek alacaktınız, ben hiç bir nişana, hiç bir kırmızı kuşağa, hiç bir imzaya, hiç bir "kendi"me, özünde elbette ki hep aynı olan "sizler ve bizler" yüzünden inanmazken, neden "bana" ekmek alacaktınız ki? bakın işte, hepsi çok saçma... sıkıysa söyleyin şimdi: bu ettiğimiz dua hangi dua? defterlere, bordrolara, senetlere - yani devlet ile düzen sayesinde mutsuzluğu tümden garantilenmiş bazı kağıtlara- atmamızı istedikleri o imzalar önünde sonunda bizim ellerimizden çıksa da; neden hep bu kadar, neden herşey ama herşey gibi sahte geliyor sonra? hayat nasıl böyle yanlış; nasıl böyle "bile bile" bilenmişken ben akıp gidebilir acaba?
bazen suskunluğu andırabilen bir fısıltıyla diyorum ki: "şeytanın yanlış sözleri bunlar; şeytanın ve içimdeki tecrübesiz 'edibe'nin." beyim, siz de biliyorsunuz şimdi- ki avuçlarımın terlediği de gözlerden kaçmıyor. avuçlarım çokca terliyor pas tutmuş kelimelerinizden ve ellerinizden.. yazın tüm o muhteşem kıvrımlarını kapıldığım bu kavruk kayboluşla dolaşınca korkmam olağan. çünkü, bakın rüzgar esip, kapıları büyük bir gürültüyle kapatıyor: her sevişmenin teri de bu şekilde soğuyor. tüm sesleri alıp, çağrılmadığım ismimle yazıyorum başka başka tarihleri. şehrin tüm beyleri -ve aslında şehrin tüm hanımefendileri-, sizlerle ve evrak çantalarınızla belki ancak böyle konuşuyorum. sizlerle; bazen de alışveriş merkezlerinizle, içine kaçtığınız ve tükettiğiniz herşey ile... çünkü bir de böyle alaşağı etmek istiyorum tüm pazarlarınızı, sofra örtülerinizi, çay bardaklarınızı, yataklarınızı, aynalarınızı, büfelerinizi, avizelerinizi. uğruna savaşmadığınız herşey adına, o suni ve haddinden fazla sünni olan romantik saadetinizi kendi üzerimden bedbahtça tokatlamak: "bizi neden güneşe çıkartmıyorlar?" nereden çıkıyor bu yabancı hayaller, bu fabrikalar, bu gökdelenler, bu kartvizitler, bu kavgalar?
ve siz beyim, hani benim seslendirecek kadar dürüst olduğum hiç bir kötü içsese inanmayıp, yazdıklarıma ise asla aldırmayıp ekmek alacaktınız da, belki bazen sadece "ekmek" olacaktı? benim bununla ilgili bir sorunum olamaz. çünkü mahalle bakkallarını ve yusufcukları sonsuza kadar sevebilirim... ama, bizi neden bambaşka bir hayata koyup, yaşamamız gerekeni böyle köşebucak saklıyorlar? rica ediyorum, ne olur söyleyin bana mesela: "adnan polat yahut mustafa sarıgül neden var?" ya da "niye bazen bana bir parça gökyüzü ve ayçöreğini çok görüyor yalnızlaştıkça daha da korkunçlaşan şu insanlar?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder